top of page

Kalabalık Şehirlerde Kuir Yalnızlıklar: Crossing

  • Ecenaz Kaya & Şevval Özbek
  • 4 Tem 2025
  • 4 dakikada okunur

Bazen bir başkasını bazen ise yalnızca kendini bulmak için çıkılan yolun sonunda kurulan sessiz bağların altında ezilen, yabancılık ve aidiyetsizlik hissinin içine gömülen anlayışın ve bazı zamanlarda ise hiçbir sözün yerini tutamayacak bakışların filmi Crossing. Bedenlerin, dillerin ve şehirlerin sınırlarında dolaşırken bağ kurmaya dair incelikli bir fısıltı. 


Genel Bir Bakış


 Başrollerini Mzia Arabuli, Lucas Kankava ve Deniz Dumanli’nin paylaştığı 2024 yapımı bu dram türündeki film hem hikayesiyle hem de sinema diliyle izleyenlerde derin bir etki bırakıyor. Filmin senaryo yazarlığını ve yönetmenliğini And Then We Danced filmi ile de tanıdığımız, kuir kimliklerin iç dünyasını hassasiyetle işleyen ve anlatımları konusunda başarısından söz ettiren Levan Akin üstleniyor. Akin, bu yeni filminde karakterlerin kırılganlıklarını, arayışlarını ve dönüşümlerini sade ama oldukça etkileyici bir dille anlatmış. Crossing sadece trans kimliklerin derinliklerini beyaz perdeye taşımakla kalmıyor, aynı zamanda kuşaklar arası çatışmaları, kültürel farklılıkları ve aidiyet arzusunu gözler önüne seriyor

   

Crossing filmi, trans kadın olma deneyimini -özellikle de Türkiye'de trans kadın olmanın ağırlığını- hayatın gündelik ve sıradan anlarında bile güçlü bir anlatımla görünür kılıp herkesi bu deneyimin bir parçası olmaya davet ediyor. Uzun soluklu bakışmalar, sokak köşeleri, gece yürüyüşleri ve bir anda yükselen müzikler... Tüm bunlar karakterlerin iç dünyasını seyirciye yansıtan bir köprü işlevi görüyor. Müzik tercihleri karakterlerin hassasiyetini yansıtıp mücadelesini desteklerken; tanıdık İstanbul sokakları da hikayeye gerçekçi bir doku katıyor. İstanbul sokaklarına uzanan bu hikaye, coğrafi sınırlar içerisinde kalmayıp kimlik arayışı, aidiyet arzusu ve göç gibi temaların toplumsal arka planda izini sürüyor.

   


Yönetmen Levan Akin, aslında fazlasıyla aşina olduğu coğrafyalara yerleştirmiş karakterlerini. Hem Türkiye’de hem Gürcistan’da aile fertleri bulunan Akin, haliyle iki ülkeyi de başarıyla gözler önüne seriyor. Filmin muhatabına İstanbul’u bildiğini gösterip şehri abartıya kaçmadan ve klişeleştirmeden resmediyor.

   

Akin, öyle gerçekçi bir yöntem izlemiş ki zaten fazlasıyla içimizden olan karakterler ve anlatı, görüntülerle seyircide bir belgesel izlenimi uyandırıyor. Hem gördüklerimiz hem de duyduklarımız bizi karakterlerle aynı deneyimi elde etmeye itiyor. Kamera devamlı karakterleri takip ediyor ve seyirci de beraberinde karakterlerle maceraya düşüyor. Yönetmen karakterlerin acılarını şehre başarılı bir şekilde entegre ediyor, onları şehrin köşelerinde bir şeylerden kaçarken veya kendilerini ararken perdede İstanbul’la bütünleşiyorlar. Bu şekilde Akin, karakterlerin iç sıkıntılarını şehrin karmaşası, karanlığı ve kişilerin ona olan yabancılığıyla anlatıyor. Tercih edilen bu yöntem, karakterleri izleyiciye yakınlaştırıyor, hikayenin gerçekliğini artırıyor. Böylece seyirci yalnızca filmi izlemiyor, aynı zamanda yaşananlara tanık oluyor.


Mekansal Analiz


 İstanbul’a kaçtığını öğrendikleri Tekla’yı aramak için Gürcistan’daki minimal hayatlarını geride bırakıp kendilerini büyük şehirde bulan ikili aslında asıl amaçlarının ötesinde kendilerinden kaçmak için bu maceraya atılıyorlar. Lia, hayatı pek iyi gitmeyen, intihara meyilli bir kadınken Achi ise küçük şehirde kendini gerçekleştiremeyen bir gençtir. İstanbul ise, onları bütün bu “kusurlarıyla” kabul edecek kadar büyük, Tekla’ya kucak açtığı gibi. 



 Ancak derinlemesine bakıldığında İstanbul’un da marjinalize edilen kimlikler için yeterince kapsayıcı olmadığı görülüyor. Bunu Evrim’in hikayesi açıkça örnekliyor. Evrim Tekla’nın kaçtığı İstanbul’da da hala güvende değil, bir kaçış halinde. Bu nedenle İstanbul’daki dışlanmış komüniteler -bizim kadrajımızda translar var.- kendi güvenli alanlarını yaratıp toplumun kalanından izole yaşamak ve benliklerini saklamak durumunda kalıyorlar. Evrim’in “dışarıda” nasıl diken üstünde yaşadığını, ilişkilerinde kendini geri çektiğini görüyoruz. Aynı şekilde komünitenin tüm fertlerinin nasıl birbirlerine yoldaş olduklarına da şahit oluyoruz. Yıllar içerisinde milyonlarca kişinin hikayesine konukluk eden İstanbul, doğası gereği kaotik yapısıyla bazen bir sığınak bazen ise bir kurtuluş olmuştur. Lia'nın yeğeni Tekla için İstanbul sığınak olurken en alelade anlarda bile Türkiye'de trans kadın olma deneyiminin zorluklarını en yakından gözlemleyebildiğimiz Evrim için ise İstanbul baştan aşağı bir mücadele alanı.


  Geçiş ve Ruhani Göç


Filmde yalnızca coğrafi bir geçişe tanık olmuyoruz. Karakterler bu değişiklikle birlikte kendi içlerinde de geçişler yaşıyorlar. Lia, yaşadığı o küçük ve tutucu kasabada kendini belli şeyler düşünmeye ve öyle davranmaya şartlamış bir kadın. Bu sebeple kendini geride tutmuş, toplumun doğrularını esas almış. İstanbul’a gelip bu baskıyı üstünden atabileceğini gördüğünde hem yeğenine bakışı yumuşuyor, hem de kendisiyle ve geçmişiyle barışmayı, olduğu gibi davranmayı deniyor. Achi, büyük şehirde önüne fırsatlar konunca artık evdeki gibi hapsolmuş hissetmeye gerek olmadığını fark ediyor ve özgürleşmeyi deniyor. Evrim ise yanında kendisi olabileceği ve onu olduğu gibi kabul eden biriyle birlikte olup “farklı” olmanın sırtına bindirdiği yükten biraz olsun kurtuluyor. Tekla’nın ait olma arzusuyla uzaklara kaçtığını biliyoruz. Aslında diğer karakterler de aynı hislerle İstanbul’da buluyorlar kendilerini.


Crossing filminde işlenen göç sadece dilini bile bilmediğin bir ülkeye fiziksel olarak taşınmak değil. Aynı zamanda Tekla'nın hikayesinde de gördüğümüz gibi kimlik yolculuğu sonrası 'ev' arayışı. Bu ev her zaman her zaman başını koyabileceğin bir dört duvar olmak zorunda değildir. Bazı zamanlarda sadece bir insandır 'evimiz' olan. Filmde de kan bağı üzerinden tanımlanan aile ve seçilmiş aile kavramları irdeleniyor. Achi ve Lia’nın ilişkisinde bazen insanların birbirinin ailesi olmak için birlikte bir değişime girmeleri, aynı yolda yürümelerinin yeterli olduğunu görüyoruz. Kan bağıyla bağlı olunan aile her zaman koruyucu ve kapsayıcı olmayabiliyor. Tekla’nın ve Achi’nin farklı sebeplerle de olsa kaçmalarının sebebi bu aslında.  



 Levan Akin bizlere gösteriyor ki insanı özgür kılan şey bulunduğu yer ya da doğduğu aile değil, kendi içinde yaşadığı dönüşümdür. Tekla‘nın trans bir kadın olarak İstanbul’a kaçıp yeni bir hayat kurması ve kendi olarak yaşayabilmesinin sebebi İstanbul’un onu büyük bir sevecenlikle kabul etmesi değil, tutucu ailesini geride bırakıp yeni bir sayfa açabilmesidir. Benzer şekilde Lia’nın da yıllarca kendini Tekla’nın yanlış bir şey yaptığına ikna etmiş olması onun çekirdekten homofobik olmasından değil, içinde bulunduğu şartlarda var olabilmek için bazı savunma mekanizmaları geliştirmesindendir. Nefret hiçbir zaman içten gelmez, öğrenilir. Dolayısıyla her kimlikten insanı sevmek ve desteklemek de kolaylıkla öğrenilebilir. Tüm kuir kimliklere onur ve güven içinde bir hayat dileğiyle!


Yorumlar


  • Grey Twitter Icon
  • Grey Instagram Icon

© 2020 by BÜ(S)K

Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü

bottom of page