Sessiz Arzuların Masası: Çilingir Sofrası
- Şevval Özbek

- 1 dakika önce
- 3 dakikada okunur
-Ben hala her sabah seninle okula yürüyorum.
Ali Kemal Güven’in yönetmenliğini üstlendiği Çilingir Sofrası, anlatımındaki bilinçli sadeliği sayesinde ilgi çekici bir yapıya sahip olmasıyla öne çıkar. Filmde kullanılan sınırlı mekan ve durağan kamera tercihleri karakterler arasındaki gerilimi ön plana taşırken, düşük ışık ve sarı renk paleti rakı sofrasının samimi atmosferini güçlendirir. Uzun planlar, kesintisiz diyalog akışı ve ritmi destekleyen ses tasarımı; ortam sesleri ile müziğin öne çıkarılması sayesinde yapay bir atmosfer hissinden kaçınıldığını gösterir. Tüm bu teknik tercihler, filmin daha ilk dakikalarından itibaren seyirciyi gündelik görünen ama derin çatlaklar barındıran bir sohbetin içine davet eden güçlü bir giriş oluşturur.

Sofranın Etrafında Kurulan Hikâye
Çilingir Sofrası, lisede yakın arkadaş olan Yusuf ve Emir'in yıllar sonra bir akşam rakı sofrasında bir araya gelerek sürdürdükleri sohbetlerini anlatıyor gibi görünse de izlemeye devam ettikçe heteronormatif düzende bastırılmış arzular çatlaklardan sızar. Filmin bize sunduğu açıkça dile getirilemeyenlerin, ertelenmiş itirafların ve bilinçli bir suskunluğun hikayesidir adeta. Türkiye sinemasının queer sinema alanında hala sınırlı bir deneyime sahip olması da filmdeki ‘yarı örtülü anlatıyı’ destekler. Bu sebepten dolayı örtülü anlatım sadece bir estetik strateji olmakla kalmaz; aynı zamanda toplumsal baskının, öğrenilmiş rollerin ve içselleştirilmiş korkuların sinemasal bir yansıması haline gelir. Rakı sofrası ise hem bu bastırılmışlığın güvenli bir alanı hem de gerilimin giderek yoğunlaştığı bir yüzleşme mekânına dönüşür.
İnkârın Erkekliği Altında Gizlenen Benlikler ve Öğretilmiş Roller
Filmde, her iki karakter de evlilik, iş hayatı ve toplumsal statü üzerinden inşa edilen “düzgün” bir yaşam anlatısının taşıyıcılarıdır. Her ne kadar Emir’in beyanını açıkça duysak da, ilerleyen sahnelerde onun bu açıklığını gündelik hayatında sürdüremediğine tanık oluruz. Aynı okulda öğretmenlik yaptığı bir kadın masalarına geldiğinde ona karşı kendisini hala gizlemesi de beyan ve pratik arasındaki gerilimi görünür kılar. Öğretmenin söylemleri ile bu durumun bireysel bir çekinceden çok toplumsal baskının ve normal kabul edilen hayatın dayatılmasının Emir üzerindeki etkisi olduğunu anlarız. Öte yandan Yusuf, ne geçmişi ne de bugünü ile barışabilmiştir ve film boyunca onun inkar halini izleriz.

Bu ‘düzgün’ bir yaşam anlatısı, toplumsal olarak kabul görmüş erkekliğin güvenli, kontrollü ve normlara uyumlu bir biçimde temsil edilmesini şart koşar. Emir ve Yusuf, bu kalıpların içinde toplumsal olarak kabul görmüş bu rollerine sahip gibi görünseler de rollerin ne denli kırılgan olduğu açığa çıkar. Sessizlikler, kaçamak bakışlar ve bastırılan cümleler aracılığıyla, erkekliğin aslında ne kadar öğretildiği, zorla sürdürüldüğü ve en küçük çatlakta dağılmaya hazır olduğu gözler önüne serilir. Film, inkârın patriyarka altında gizlenen benlikleri görünür kılar ve bu rollerin hem bireysel hem toplumsal düzeyde yarattığı tahribatı sorgular.
Masada Kalanlar: Söylenmeyen Arzuların Sessizliği
Alkolün etkisiyle açılan anılar, geçmişe dair pişmanlıklar ve bastırılmış duygular, Yusuf ve Emir arasındaki ilişkinin yalnızca dostlukla açıklanamayacağını gösterir. Film, bu arzuyu hiçbir zaman adlandırmaz ancak tam da bu adlandırılamama hali, Türkiye’de queer deneyimin gündelik hayattaki karşılığına denk düşer. Söylenemeyen, ima edilen ve yarım bırakılan cümleler, queer varoluşun görünmezliğini temsil eder.
Bakışlar ve beden dili, filmin queer okumasında merkezi bir yer tutar. Uzayan sessizlikler, göz temasından kaçışlar ya da tam tersine fazla uzun süren bakışlar, ‘dostluk’ sınırlarının ihlal edildiği anlar yaratır. Bu ihlal hiçbir zaman fiziksel bir yakınlaşmaya dönüşmez fakat arzunun mutlaka eyleme dökülmesi gerekmediğini hatırlatır. Arzu, kimi zamanlarda tam da gerçekleşmediği yerde en yoğun hâlini alır. Bu sessizlik anlarında ise bastırılmış duygulara kimi zaman Nazan Öncel’in Anlat Arkadaşım şarkısı tercüman olur kimi zaman ise Kalben’in Ben Her Zaman Sana Aşıktım’ı yankılanır. Finale doğru artan gerilim, bir yüzleşme vaadi taşır ancak tam anlamıyla bir çözülme sunmaz.

Sonuç olarak Çilingir Sofrası, Türkiye sinemasında queer temsili doğrudan görünürlük üzerinden değil; sessizlikler ve gerilimler üzerinden kuran filmlerden biri olarak öne çıkar. Heteronormatif maskülinite anlatısının altını oyan bu film, queer arzunun bazen en çok söylenemeyen sözlerde, masada kalan boş kadehlerde ve yarım kalan cümlelerde yaşadığını hatırlatır. Bu yönüyle seyirciyi sadece bakmaya değil aynı zamanda sezmeye davet eder. Çilingir Sofrası queer deneyimin bastırılma biçimlerini görünür kılarken, aynı zamanda bu bastırmanın yarattığı kırılganlığı ve içsel çatlağı da sessizce büyütür.



Yorumlar