Aşkın Farklı Yüzleri: Love ve In The Mood For Love
- Umut Kamiben
- 2 gün önce
- 4 dakikada okunur
Özgürce sevişebilmek midir aşk, yoksa kalın duvarlar arkasında bir sır olarak yaşamak mı. Bedenen sevişmek mi gerçek sevgidir yoksa iki ruhun sevişmesi mi. Gaspar Noe Love filminde fiziksel sevişmeyi ne kadar gösteriyorsa Wong Kar Wai In the Mood For Love filminde de bir o kadar ruhani bir sevişmeyi tasvir ediyor. İki film de aşk kavramını inceliyor aslında, biri bunu gözümüze sokarken diğeri anlatıyor. Biri bunu hareketli müzikler ve renkli sahnelerle yapıyorken diğeri şiirsel bir anlatıyla, birbirine dokunmaktan dahi çekinen iki insanın gözleriyle yapıyor. Bu yazıda her ne kadar birbirinden farklı hikayeler anlatıyor olsalar da Gaspar Noe’nun çarpıcı görselliğinin mi yoksa Wong Kar Wai’in olağanüstü müziklerinin mi insanın kalbini daha çok mayhoş ettiği sorusunu incelemeye çalışacağım ama bir cevap aramayacağım.
Love
Love filmi ilişkideki cinselliği her sahnnesinde gözler önüne seriyor. Bunu da tamamen cinsellik üzerine kurulmuş bir ilişkiyi anlatarak yapıyor. Film, tersten kurgu ile ana karakterimiz Murphy’nin eğitimi için geldiği Paris’te kurmaya çalıştığı hayatı ve bunu yaparken her şeyi mahvedişini, istemeden sahip olduğu çocuğunun ağlamasıyla başlayarak anlatıyor. Sırasıyla nasıl baba olduğunu, asıl büyük ”aşkı” Electra ile olan ilişkilerinin neden bittiğini, nasıl bir ilişki geçirdiklerini anlatıp tanışma anlarıyla noktalıyor. Karakterlerimiz, daha tanıştıkları ilk dakikalardan öpüşerek nasıl bir ilişki yaşayacaklarını, cinselliğin ve fiziksel temasın onlar için ne kadar önemli bir rol oynayacağını gösteriyorlar. Beyaz iç çamaşırlarını çıkartarak kırmızı bir yatak üzerinde sevişmeye başladıkları ilk sevişme sahnelerinde, “saflıklarını” terk ederek kendilerini ilişkilerinin başından itibaren birbirilerine bedenen emanet ettiklerini görebiliyoruz. Film boyunca ikilinin beraber olduğu ve sonu sevişmeyle bitmeyen nerdeyse hiçbir sahne görmüyoruz. Ama bu sevişmeler, cinselliği objeleştiren veya bir tarafın diğerinden yararlandığı sevişmeler değil. Zira iki karakterimiz de birbirlerine aşık olduğuna inanmakta. Sık sık tekrarlanan repliklerle karakterlerimiz birbirlerine bu durumu belli ederler . “sonsuza” kadar birbirlerini seveceklerine inanmaktadırlar. Fakat her ne kadar taraflar kendilerini dahi inandırmış olsalar da cinsellik üzerine kurulu olan bu ilişki bir noktada sönmeye başlar. Önce Murphy’nin bir parti tuvaletinde Electra’yı aldatmasını izliyoruz, lakin bu sahne Electra ile romantik sevişme sahneleri gibi kırmızı bir renk paletiyle sunulmuyor bize, daha rahatsız edici bir sinematografiyle olağanca yeşil bir sahne izliyoruz. Çünkü Murphy bunu Electra’dan sıkıldığı için değil, cinsellik üzerine inşa edilmiş bir ilişkiyi doğası gereği kendince düzeltebilmek için -muhtemelen de bilinçsiz bir şekilde- yapıyor. Bir sonraki sahnede Electra onu aldattığını duyduğunu ve bir hafta önce de kendisinin Murphy’i aldattığını söylüyor. İki aldatma da nedensellik olarak birbirleriyle aynı noktada duruyor. Devamında ikilinin ortak karar ile ilişkilerini açık ilişkiye dönüştürerek “ilişkilerini düzeltmeye” çalışmalarını izliyoruz. En sonda ise ilişkilerine aldıkları birinin hamile kalmasıyla ikili birlikteliklerine son veriyor. Film karışık kurgusuyla bizlere Electra ve Murphy’nin ilişkisinin ne kadar karmaşık olduğunu gösteriyor. Kırmızı ağırlıklı renk paleti ve ritmik müzikleri ile de ilişkilerinin neler üzerine kurulu olduğu anlatısını destekliyor.

Peki sıkça romantik cümleler ve fiziksel temas içeren bu ilişki sahici bir aşk mıdır? Aşk, sevdiğine aşkını ne kadar belli ettiğinle mi vurucu olmaya başlar? Yoksa Mr. Chow ve Ms. Chan’ın ilişkisindeki gibi bir bakıştan, bir yemekten, bir kitaptan mı ibarettir?
In the Mood For Love
Filmde esas hikaye, komşu olarak yaşayan Mr. Chow ve Ms. Chan’ın eşlerinin onları aldattıklarını öğrenmeleriyle başlar. İkili, kafalarında eşlerinin aldatma sahnelerini hayal ederek olayın nasıl geliştiğini anlamaya çalışır. Her gün beraber vakit geçirerek birbirilerine sahip çıkmaya çalışırlar ancak bu süreçte de birbirlerine aşık olmaktan kendilerini alamazlar. Bu aşk bazen bir noodle yeme sahnesinde, bazen bir telefon konuşmasında, bazen gözlerin birbirinden kaçtığı bir bakışma sahnesinde betimlenir. Nitekim karakterlerimiz yürürken birbirlerinin omzuna çarpmaktan bile imtina ederler. Aşkları, içinde bulundukları toplumsal ve bireysel konumun karmaşıklığı gereği böyle yaşanmak ve tasvir edilmek zorundadır. Ama 1960’lar Hong Kong toplumunun muhafazakarlığı yüzünden ilişkilerini gizlemek zorundadırlar, tam olarak da Murphy ve Electra’nın aksine. Ara sokaklarda buluşup komşularına yakalanmamak için farklı sıralarda taksiden inerler. Aşkları pencerelerin ardından gizli saklı izlediğimiz bakışmalardan fazlası olamamaktadır. Zira filmin sonlarında Ms. Chan, Mr. Chow’un şemsiyesini dahi komşuları anlamasın diye eline almak istemez. In the Mood For Love aşkın şiirselliğine odaklanır. Karakterlerimiz birbirlerini ne kadar sevdiklerini sesli olarak dile getirmezler; bir sır olarak saklarlar, hem toplumdan hem kendilerinden. Ama biz izleyici olarak farkındayızdır olan bitenin, bazen kalın duvarlar ardından bazen ise içilen bir sigaradan. Giyilen sıkı ve dar kıyafetler ile her daim bir aynanın yansımasından, bir duvarın arkasından gizli kamera açıları ile takip ettiğimiz karakterlerimiz bize yaşanılan ilişkinin ne kadar mahremiyetle yaşandığını ve sır olarak saklandığını gösterir. Dinlediğimiz müziklerde ise ne kadar büyük ve çarpıcı bir aşk olduğunu duyarız zira karakterlerimiz gibi biz de bu ilişkiyi fiziksel olarak göremeyiz ancak duyarak hissedebiliriz.

Nitekim aşk ne sadece techno müzikle parti sahnesinde betimlenebilir ne de yaylılarla yağmur sahnesinde. Hem sevişme sahnesinde betimlenebilir hem kavuşamama sahnesinde. Bir tarafta bir Amerikalının perspektifinden Avrupa’yı anlamaya çalışırken diğer tarafta 1960’lar Asyası’nın muhafazakarlığını hissederiz. Gaspar Noe ile Wong Kar Wai bize aşk spektrumunun iki uç noktasını olabildiğince güzel anlatırlar. İki aşk da birbirinden büyük değildir. Aşk, onu nasıl yorumladığımıza ve maddi koşullara göre değişkenlik gösterir. Hem toplumsal koşullar nezdinde yetiştirilme tarzımıza göre hem de bireysel olarak beslediğimiz duygulara göre aşk tanımını yorumlayabiliriz. Nitekim Ortadoğu sinemasında aşk çok daha uzaktan, şiirsel betimlenirken Avrupa sinemasında daha hareketli, daha duyguların açıkça ifade edilir. Lakin iki sinemada da birbirinin tersi örnekler vardır, çünkü az önce dediğim gibi toplumsal koşulların yanı sıra aşkı bireysel yorumlayışımız da onu sinemaya nasıl aktardığımızı belirler.



Yorumlar