• Melis Şahin

Yeniden Kaçan Eski İstanbullu: Muhsin Bey

*Bu yazıda filme dair çok fazla spoiler bulunmaktadır.

Türkiye sineması üzerine yapılan sohbetlerde ismi geçer geçmez dinleyenlerin gözüne parıltılar ekleyen bazı filmler vardır. Mesela Sultan, mesela Züğürt Ağa, mesela Eşkıya… Ne kadar güzel olduklarından başlanır önce, en sevilen sahneler söylenir, akılda kalan replikler bir artist edasıyla zikredilir. İlerleyen dakikalarda bu sahnelerin, repliklerin altındaki mesajlar, haykırışlar, dertler fark edilir. Parıltılı gözler hayranlık dolu bir tebessümün başrolleri olur o anda. Bu hayranlık filmin kalem tarafınadır, kalemini etkili kullanmayı bilen senaristedir. Mesela Yavuz Turgul’a

Türkiye halkını iyi tanımış biri olan Yavuz Turgul, 1800’lerin İskenderiye’sindeki bir vadiye sahip olma macerasından tutun da bir ağanın yıkılışına kadar çok geniş bir üretim skalasına sahiptir ve bunu, döneminin baskın propaganda araçlarından sinemada başarıyla uygulama kabiliyeti de vardır. Bu yeteneğini yönetmenliğe başlama kararıyla taçlandırır ve Türkiye filmlerinin unutulmaz yönetmeni olarak tarihe geçer. İlk yönetmenlik deneyimini Ahmet Muhip Dıranas’ın meşhur şiiri Fahriye Abla ile yapar. Bir şiiri filme dönüştürme konusunda maharetlerini sergileyen Turgul, yönetmenlik konusunda da deneyimleri nazarında başarılı bir performans koyar ortaya. Ancak Turgul’u daha geniş bir kitleyle buluşturan film, sancılı 80’leri arabesk kültür üzerinden anlatan Muhsin Bey olur. Muhsin Bey gerek dönemi gerek de sonrası için sadece önemli bir film olmakla kalmaz, birçok üniversitenin ders programına da girerek Türkiye toplumu üzerine yapılan çalışmalar için de kıymetli bir kaynak olur. Muhsin Bey’i daha iyi anlamak için öncelikle filmin odak ve eleştiri noktası olan arabesk kültürünü tanımamız gerektiğini düşünerek bu kültürün tarihçesini kısa bir şekilde sizlere aktarmak isterim.

Altı sene süren İkinci Dünya Savaşı, birçok şeyi baştan aşağı değiştirecek kadar kuvvetli bir hasarla son bulduğunda Türkiye, yaklaşık 3 aydır Müttefik Blok’ta savaşan bir ülkeydi. Elbette fiziksel bir savaş değildi Türkiye’ninki, kâğıt üzerindeydi ve kesin Müttefik zaferine günler kalaydı. Savaşın sona ermesiyle Batı’ya uyum sağlama faaliyetleri hızlandı. İlk hedeflenen şey çoğulculuğun sağlanması için çok partili bir sistemdi. Atılan adımlar meyvesini verdi, 1946 yılında Demokrat Parti kuruldu. Demokrat Parti 1950 seçimlerinde ezici bir üstünlükle iktidarın yeni sahibi olduğunda Türkiye’de de yeni bir sayfa açıldı. 1950’den itibaren ülke ekonomisinin belkemiği olan tarımda ve hayvancılıkta makineleşme hız kazandı. Böylece, kısa sürede daha fazla ve daha kaliteli ürün üretilebiliyor, masrafta tasarruf yapılabiliyordu. Ancak atlanan konu, kırsal kesimde yaşayan ve geçinmek için hiçbir şeyi kalmayan köylüydü. Köylü bir ailenin yaptığı işi bir makine çabucak halledebiliyordu ve bu yüzden toprak sahibi ağalar artık hükümetin de desteğiyle makinelere yatırıyordu parasını, maraba kısmına ise “Yallah” çekiyordu. Taşrada yapacakları biten köylüler; sırtlarında döşekleri, çocukları, kap kacakları ile büyük kentlerin yolunu tutmaya başladılar. Bünyesinde köylüye ne ev ne de iş veren kentler, farkında olmadan köylüleri gecekondu üretmeye zorladı. Yasal olmayan bu evler, öyle ya da böyle göçmen köylülerin başını sokabileceği bir yer oldu. Barınma ihtiyacını karşılayan köylüler, çok zor koşullarda da olsa para kazanabilecekleri işler de buldular. Fakat şartlar çok ağırdı, çok acı çekiyorlardı. Müzik, ruhun boşaltım sistemidir. Beyinde ve yürekte biriken her türlü düşünce, duygu, anı ve tecrübe müzik sayesinde bir bedeni terk eder ve dünyaya salınır. Köyden inen bu dışlanmış şehirliler de isyanlarını, hor görülmelerini ve ezilmelerini yine kentin zorlamasıyla ürettikleri, kelime anlamı “Arap tarzı”, “Arap biçeminde şey” olan arabesk ile anlatmaya başladılar. 50’lerin sonundan 90’ların başına kadar var olan arabesk; ilk zamanlarda tıpkı bestecileri gibi dışlanıyor, ayıplanıyor ve yasaklanıyordu. Ancak 1980’ler çok değişik bir dönemdi. Darbenin ardından Türkiye’de yeni tip burjuvazi görülmeye başlandı. Bu yeni burjuvalar; bir öncekiler gibi Batı hayranı değildi, Doğu’ya düşkündü. Bu da arabeskin güçlenmesinin yolunu açan en önemli etmendi. Bir zamanlar yüzüne bile bakılmayan arabesk 80’lerde devlet televizyon ve radyosunda sabah akşam çalıyordu, arabeskçiler astronomik fiyatlarla İstanbul ve Ankara başta olmak üzere büyük şehirlerin büyük gazinolarında sahne alıyordu, konserleri adeta mahşer yerine dönüyordu. Arabeskin yükselişinden memnun olmayan kesimin argümanları ise arabeskin müziğe dair hiçbir şey bilmeyen insanların müziği olduğu, çağdaş medeniyetler düzeyinde görmek istedikleri Türkiye’nin arabesk müzikle Orta Doğu’nun karışık ve karanlık tarafına çekildiği şeklindeydi. Ayrıca arabesk şarkıcılarının eğitimsiz, yeniliklere kapalı ve gelenekçi olduklarını ve bu tip kişilerin toplumun önünde bile bulunmaması gerektiğini savunuyorlardı. Arabesk, alkışlar ve tartışmaların armonisi eşliğinde 90’ların başında uğurlandı fakat arabesk kültür ülkemizde hiçbir zaman tam anlamıyla yok olmadı. 80’lerin ünlü arabeskçileri ünlerini sürdürmeye devam ettiler, “İmparator”, “Baba” gibi unvanlarla anıldılar, birçok programın onur konuğu oldular. Arabesk varlığını bugün de sürdürüyor aslında tıpkı arabeskten nefret eden kesimin arabeske ve arabeskçilere dair fikirlerini hâlâ kıyasıya savunmaları gibi.

İşte Muhsin Bey de arabeske karşı yapılan filmlerden biri, hatta en önemlisi. Muhsin Bey’den sonra arabesk kültürü açıkça kötüleyen filmler üretildi fakat hiçbiri Muhsin Bey gibi bir etki yaratamadı. Zira Muhsin Bey, arabeskin en güçlü olduğu zamanlarda üretilmiş, olan bitenin tam ortasında yer almış ve durumu sade bir o kadar da vurucu bir anlatımla sunmuştu. Filmin neden bu kadar başarılı olduğunun analizini yapmadan önce hikayesine bir göz atalım.

Film, tarihimizin en sevilen ögesi “çatışma” üzerinden gidiyor. Filmin isim babası Muhsin Bey (Şener Şen), eski İstanbul’u çok özleyen bir adam. Eski İstanbul’un en güzel semti, yeni İstanbul’un pislik yuvası Beyoğlu’nda yaşar, çiçeklerine çok düşkündür, Müzeyyen Senar ve Safiye Ayla’nın büyülü sesleriyle günlerini geçirir. Organizatördür fakat ofisinin kirasını ödeyemediği için işlerini mahalle kahvesinin bir köşesinde devam ettiren türden bir organizatör. Aslında bundan birkaç yıl öncesine kadar işten başını kaldıramayan biridir ancak şimdi işleri kesattır çünkü dönemin yükselen müziği arabeskin en azılı düşmanıdır. TRT’nin bile arabeskle yatıp kalktığı bir dönemde arabesk içerikli etkinlikleri elinin tersiyle iten Muhsin Bey’in bir de sevdiği kadın vardır: Karşı komşusu Sevda Hanım (Sermin Hürmeriç). Sevda Hanım, Muhsin Bey’in aracılığıyla bir pavyonda konsomatris olarak çalışan bekar bir annedir. Muhsin Bey, genelde aşağılanan ve bir arzu malzemesi olarak görülen konsomatris Sevda Hanım’a çok derin bir saygı beslemektedir sevgisine ek olarak. Bu da onun eski İstanbullu bir beyefendi olmasının getirilerinden biridir. Bir de düşkünler evinde sürekli ziyaretine gittiği, eskiden Türk sanat müziği icra eden ve Muhsin Bey’in gençlik aşkı yaşlı bir hanımefendi olan Afitap Hanım vardır.

Muhsin Bey’in olayların akışını değiştiren karakteri Ali Nazik (Uğur Yücel) ise Urfa’dan İstanbul’a şöhret olma hayalleriyle gelmiş ve bir tanıdığı vasıtasıyla Muhsin Bey’e sığınmıştır. Ali Nazik’i arabeske olan düşkünlüğü nedeniyle başından defetmek ister Muhsin Bey en başta fakat gidecek bir yeri olmayan ve hayalleri uğruna her şeyi göze alan Ali Nazik’e bir türkü kaseti yapmaya karar verir. Tabii bu uğurda başına gelmeyen kalmaz Muhsin Bey’in. Ali Nazik’i TRT’ye çıkaracağını söyleyen bir dolandırıcıya tüm parasını kaptırır, birçok yarışmaya katılırlar fakat işler diledikleri gibi gitmez. Son olarak parayı çıkarmak için Muhsin Bey kendi şirketi olan Kanadıkırık Organizasyon adına bir ses yarışması düzenler. Yarışmaya katılmak isteyenlerden toplanan para sadece yarışmanın düzenleneceği salona yetince Ali Nazik, hayallerinin gerçekleşmeyeceğini düşünerek intihara girişir. Muhsin Bey çatının tepesinde kendini atmaya hazırlanan ancak yüksekten korkan Ali Nazik’i, kendisi de yüksekten korkmasına rağmen kurtarır. Bu sahne, filmin en can alıcı sahnelerinden biridir belki de. Birbirinden çok farklı iki insan, el ele tutuşup aşağı çekiliyor gibi hissettikleri için gözlerini kapatırlar, birbirlerini birbirlerine emanet ederek canlarını kurtarma peşine düşerler.[1] Bu sahneyi biraz Zeki Müren tabanında okuyabileceğimizi düşünüyorum. Bilirsiniz, Zeki Müren Türkiye’nin üretebileceği en büyük yıldızdı, ne yapsa göklere çıkarılırdı. Her türlü müziği denemiş biriydi çünkü bir müzik aşığıydı. Sanat Güneşi, 1980’lerde arabesk de denemişti. Belki başka bir Türk sanat müziği icracısı arabesk okusa tüm kredisini bitirebilir, kariyeri bir daha başlamamak üzere son bulabilirdi. Ancak Paşa’nın arabesk okuması adeta onun yani eski Türkiye’nin (1980 öncesi) yeni tip şarkıcılara da kollarını açtığının bir emaresi olarak görüldü desek sanırım yanlış olmaz. Bu sahnede de Muhsin Bey’in Ali Nazik’i kurtarmak için kendi canını da tehlikeye atması, eskinin yeniyi kollaması olarak yorumlanabilir, yani yine bir “eskinin soyluluğu” anlatısı görülüyor. El ele, birbirlerine yaslanarak ve biraz da ürkek tavırla çatıdan inmeleri ise her iki tarafın da her bir köşesinde acı hissedilen bir ülkede, ondan kopmadan fakat kendilerine de zarar gelmeden hayatta kalma ve üretmeye devam etme isteği olarak okunabilir.

Kaldığımız yerden devam edelim. Organizasyonun yarışma için topladığı tüm para sadece mekâna yeter, Ali Nazik intihara kalkışır fakat Muhsin Bey verdiği sözde kararlıdır, Ali Nazik’e bir kaset yapacaktır. Bu nedenle yarışma için toplanan tüm parayı yapım şirketine verir ve Ali Nazik kaset için çalışmalara başlar. Diğer yandan da yarışmaya katılmak için para veren yarışmacılar Muhsin Bey tarafından dolandırıldıklarını anlarlar, polise şikâyette bulunurlar ve eski İstanbullu Muhsin Bey, hapse düşer. Hapis dönemlerinde Ali Nazik büyük bir yıldız olur, Muhsin Bey’in sevdiği Sevda Hanım’la evlenir. Muhsin Bey, her şeye rağmen Ali Nazik’e olan sevgisini yitirmez ta ki onu sahnede izleyene kadar. Sahnede harikulade bir performans sergileyen Ali Nazik, kuliste eşi Sevda Hanım’a şiddet uygularken Muhsin Bey tarafından basılır. Yüzünde acı ve küçümseyici bir tebessümle beliren Muhsin Bey, Ali Nazik’ten gelen “Kusura bakma ağam, kendimi kurtarmam lazımdı.” açıklamasına aslında her şeyi basitçe gözler önüne seren bir cümleyle cevap verir: Kurtardın mı bari?[2]

Sevda Hanım’ı ve çocuğunu şöhretin verdiği güçle bambaşka bir forma bürünen Ali Nazik’in elinden kurtarır Muhsin Bey. Son sahnede yanında Sevda Hanım, aklında Müzeyyen Senar’ın “Ağlamakla İnlemekle Ömrüm Gelip Geçiyor” ve yüzünde mutlu bir ifadeyle uyuyan Muhsin Bey görünür.

Çatışma üzerine kurulu filmlerde ekseriyetle bir kazanan olur finalde. Muhsin Bey’in finalinde ise Muhsin Bey’in kazanan mı kaybeden mi olduğunu anlayamıyoruz. Evet, sevdiği kadın yanındadır, yüzünde mutlu bir ifade vardır ancak hayal ettiği dünyadan artık çok uzaktadır. Artık bilir ki ne Müzeyyen Senar ne Safiye Ayla ne de tüm güzelliğiyle Beyoğlu vardır. Kebapçı kokan bir İstanbul, hızla yozlaşan bir memleket ve yok olan güzellikler beklemektedir onu. O ise sadece eski müziğe ve çiçeklerine tutunarak hayatına kaldığı yerden devam edecektir. Finalin diğer bir açıklamasını ise şöyle yapabiliriz: Film, Müzeyyen Senar’ın aynı şarkısıyla açılıyor, aynı şarkısıyla bitiyor, yani arabesk furyası ve bu furyada onurlu bir adamın var olma mücadelesi sadece bir rüya, daha doğrusu kabusmuş gibi aktarılmak istenmiş olabilir. Filmde anlatılanlar gerçek değildir, uyanınca geçecektir hepsi, yanında sevdiğiyle sevdiği Beyoğlu’nda, çiçeklerle bezenmiş bir İstanbul’da yaşamaya devam edecektir Muhsin Bey. Tıpkı Halide Edip Adıvar’ın Ateşten Gömlek romanının sonunda savaşın, bir adamın hasta kafasında ürettiği ve gerçeklikten uzak bir konsept olarak yorumlanmasına benzer bir okuma koyabiliriz ortaya.

Bahsetmeyi elzem gördüğüm bir sahne daha var. Filmin en bilinen sahnesi Muhsin Bey ve Ali Nazik’in hayallerini birbirleriyle paylaştığı naif sahnedir.[3] Ali Nazik, tam bir arabeskçi bakışıyla anlatır açacağı kebapçıyı, alacağı arabayı, koynuna girmesini istediği kadınları. Muhsin Bey’in hayali plaklar almak, Afitap Hanım’ı düşkünler evinden kurtarmak, Üsküdar’da bir evde yaşamak ve eğer kendisi de isterse Sevda Hanım’ın da onunla gelmesidir. Ali Nazik, daha maddi bir dünya hayal eder, örneğin kadınlar onun gücünü pekiştirecek, erkekliğini doyuracak bir unsurdur. Muhsin Bey ise maneviyata değer veren biridir, yapmak istediği şeyler, insanların zengin olunca yapmak istediklerine benzemez. Kadınlara çok saygı duyar, onların rızası olmadan onlar üzerine hayal kurma yetkisini kendinde göremez. Bu sahnede Muhsin Bey ve Ali Nazik’in arasındaki o derin uçurum, başarılı bir çekimle ruhumuza geçer. Muhsin Bey’in hayallerini anlatırken oturduğu masa daha temiz, düzenli ve yumuşak görünürken Ali Nazik’in çiğ köfte yoğurduğu sehpa iç karartıcı bir şekilde sunulur. Ayrıca Muhsin Bey hayallerinden bahsederken sakindir, gerçekten hayalin pençesine kapılmış gibi görünür, istemsizce Muhsin Bey’in hayallerinin gerçekleşmesini dilersiniz. Ali Nazik ise hayallerini daha heyecanlı, daha istekli ve daha doyumsuz bir ifadeyle anlatır. Tabii bu sahnenin bu kadar etkileyici olmasında Şener Şen ve Uğur Yücel’in enfes oyunculuklarının da büyük etkisi olduğunu söylemeden geçmeyelim.

Son olarak filmin etkileri üzerine birkaç kelam edip yazımı bitireceğim. Yukarıda da anlattığım gibi arabesk kültüre en ses getiren başkaldırıyı Muhsin Bey yaptı. Film, döneminde çok az izlendi fakat buna rağmen Altın Portakal’ı da kolayca kucakladı. Değeri ve anlattıkları arabesk rüzgarları daha yavaş esmeye başlayınca anlaşılabildi ve sinema eleştirmenleri memleketin çıkarabileceği en iyi filmin Muhsin Bey olduğunu söyledi. Farklı fakat denemeye değer bir işti Muhsin Bey. Ellerinde jiletlerle gezen bazı arabesk hayranlarının ilgisini çekemeyecek kadar da geri plandaydı -belki de sevinmeliyiz- fakat sinemamızda yapılmış en önemli çalışmalardan biriydi. Artık Türkiye insanının istediği şeylerin şöhret ve para olduğunu, bunun için de her şeyi yapabileceklerini iddia ediyordu belki de Muhsin Bey. Haksız sayılmazdı aslında, sokaktan rastgele biriyle konuşulduğunda karşılaşılabilecek acı bir gerçekti bu. Yavuz Turgul’un arabeskleşen, yozlaşan, çürüyen topluma “Uyanın!” çağrısıydı belki ya da arabeskle mücadelesini film setinde de olsa kazanma çabasıydı. Ne olduğunu kestirmesi zor ancak çoğumuzun emin olduğu kesin bir gerçek var: Muhsin Bey, bundan sonra da kadirşinas halk tarafından alkışlarla beslenmeye ve izlenmeye devam edecek.

[1]: Bahsedilen sahne videoda 1.06.00-1.08.40 aralığında izlenebilir. https://www.youtube.com/watch?v=vLhRDkOMVwU

[2]: Bahsedilen sahne

https://twitter.com/bsmtv_tr/status/1137825194083606528

[3]: Bahsedilen sahne

https://www.youtube.com/watch?v=p6jN9sgzhso

274 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör