top of page
  • Kerem Mazman & Işılay Kolik

The Boy and The Heron İncelemesi

The Wind Rises’dan tam 10 sene sonra yeni bir Hayao Miyazaki yapımı sinemaseverler ile buluştu. Filmin orijinal adının İngilizce çevirisi How Do You Live olmasına rağmen film uluslararası dağıtıma The Boy and the Heron (Çocuk ve Balıkçıl) adıyla çıktı.


Annesini kaybettikten sonra başka bir yere taşınan Mahito’nun, esrarengiz bir balıkçıl kuşu ile tanışmasının ardından başına gelenleri izlediğimiz film, usta yönetmen Hayao Miyazaki’nin diğer eserlerine de selam verirken, otobiyografik elementlerle de seyircisini sarıp sarmalıyor. 


Bu yazıda, The Boy and The Heron’un bir PTSD anlatısı olarak oluşumunu Işılay Kolik’in kaleminden, Miyazaki’den kalan bir miras olarak incelenmesinin detaylarını ise Kerem Mazman’ın kaleminden okuyacaksınız.


Bir PTSD Anlatısı Olarak The Boy and The Heron


Büyüme çağında tanık olduğu Dünya Savaşı’nın etkilerini taşıyan Hayao Miyazaki’nin, diğer işlerinde olduğu gibi son filminde de bu travmanın uzun vadeli etkilerinin yansımalarını görüyoruz. Travma sonrası stres bozukluğunun (PTSD) en belirgin semptomlarından biri olan gece terörü ve uyku apnesini ana karakter Mahito Maki üzerinden izliyoruz. 


Deneyimlediği ve yaşam koşullarını derinden etkilemiş olan rahatsızlık verici olayları kabuslarında tekrardan yaşayan Mahito, bu kabuslar esnasında gerçeklik ve rüyalar alemi arasındaki sınırların bulanıklaşması ile gittikçe daha gergin bir hale geliyor. Yaşadığı yerin değişimi, annesini kaybetmesi, babası ile olan iletişim kopukluğu ve okulda uğradığı zorbalıklar ile de Mahito’nun PTSD semptomları gittikçe daha yıpratıcı oluyor. Maruz kaldığı olaylar sonucunda kendine zarar verme davranışlarda bulunan Mahito, çocuk yaşta görülen PTSD’nin tüm yıkıcılığını yansıtıyor.



Gerçeklik kavramının bozulması, uyku ihtiyacının karşılanamaması, derin yalnızlık ve suçluluk hissi ile boğuşan küçük Mahito’nun macerasını izlediğimiz The Boy and The Heron, bu sıkıntılı süreçleri müthiş bir gerçekçilik ve hassasiyet ile seyirciye aktarıyor. Dertler ile boğuşan çocukları anlatırken duygu sömürüsünü değil, tüm bu acıya rağmen hayata devam edebilmeyi odağa alan Miyazaki, içi boş bir motive aracını değil sahici bir yaşama tutunma savaşını aktarıyor. Ölümün varlığını reddetmeden yaşamı kutsamayı, elinden kaçanların yasını tutarken elinde olanların kıymetini bilmeyi öğütleyen Miyazaki’nin bu filmi neden torununa ithaf ettiğini de seyirci açıkça anlayabiliyor. The Boy and The Heron, ya da asıl adı ile Nasıl Yaşanır? (How Do You Live?, 君たちはどう生きるか) gerçekten de tüm bu acı ve neşeyle birlikte nasıl yaşanabileceğini anlatıyor.



PTSD ile yaşayan insanlarda sıklıkla görülen panik ataklar, anksiyete, kronik uyku eksikliği ve halüsinatif deneyimleri Mahito üzerinden izlediğimiz The Boy and The Heron, aynı diğer Miyazaki imzalı filmler gibi seyirciye sahici bir kayıp ve korku portresi çiziyor. İçinde bulunduğu durumu tanımlamaya çalışırken, günden güne gerçekliğinin idrakı daha da hasar alan Mahito film boyunca nasıl yaşaması gerektiğini anlamaya çalışıyor. Nasıl yaşayacağını öğrenirken küçük Mahito, eş zamanlı olarak annesinin ölümünü kabullenmeye çalışıyor. 


Annesi tüberküloz hastasıyken küçük Hayao Miyazaki’nin hastane koridorlarında çok vakit geçirdiği bilgisi ışığında, ölümle burun buruna gelen anne temasının Miyazaki sinemasındaki otobiyografik elementlerden biri olduğunu söylemek mümkün. Ayrıca, filmde Mahito’nun babası bir uçak firmasında çalışırken, Hayao Miyazaki’nin ise kendi babası bir uçak mühendisi olduğu gibi kendi aile şirketleri olan Miyazaki Aiplanes’in de direktörü. Mahito ve Miyazaki’nin ebeveynleri arasındaki bu benzer elementler, The Boy and The Heron’un otobiyografik ögeler taşıyan özel bir film olduğunu seyirciye hissettiriyor.



Ancak bence, The Boy and The Heron sadece bu fun-fact bilgilerle sınırlı bir biyografik filmden çok daha fazlası. Eğer ki gerçekten Hayao Miyazaki’nin kendi yaşamıyla eşleştirmek istiyorsak, asıl odaklanılması gereken şey bu eşleşmelerden ziyade filmin hissettirdikleri olmalı. Miyazaki, sineması ile özellikle çocuklara hayatın tüm güzelliklerini ve acılarını olduğu gibi kabul ederek onu onurlandırmayı sanatına mihrak alıyor. Bu filmde PTSD anlatısını tüm çıplaklığı ile gösteren bir karakter olmasının sebebi Miyazaki’nin ders anlatmak istemesi ya da bir şeyleri tanımlamak arzusu asla değil. Bu karakterlerin onun sinemasında yer almasının sebebi, onların hislerinin gerçek hayatta da yer alıyor olmalarıdır. 


Mahito gibi bir karakter beyaz perdede karşımıza çıkıyor, çünkü Mahito gibi hisseden birileri o beyaz perdeye bakıyor. Tüm bu kalbi kırık ve kafası karışık karakterler Miyazaki’nin cömert ve yetenekli ellerinden çıkıyor, çünkü Miyazaki onun sanatını hevesle takip eden kalbi kırık ve kafası karışık çocukların hislerini tanıyor ve biliyor. 


The Boy and The Heron, Miyazaki’nin sanatını sevenlere son bir kez bakıp, sizi görüyorum ve sizi seviyorum diyişi. Dünyanın her bir köşesinde, beyaz perdenin önüne sıralanmış, Miyazaki filmleri ile büyümüş çocukların parlayan gözlerinin içine bakan Mahito’nun ardından adeta Miyazaki son kez fısıldıyor: sizi görüyorum ve sizi seviyorum. Acınız ve de neşenizle, sizi görüyorum. Çünkü siz de, beni görüyorsunuz.



Miyazaki'nin Bıraktığı Miras Olarak The Boy And The Heron


Neon Genesis Evangelion ile tanınan anime yönetmeni Hideaki Anno bir röportajında arkadaşı Hayao Miyazaki için, Miyazaki'nin, filmlerinde kendisini iç çamaşırları ile gösterdiğini, oysa kendisinin filmlerde gördüğünün aksine Miyazaki'yi çıplak görmek istediğini söylüyor. Miyazaki'nin yaratırken kişisel deneyimlerini kullandığı karakterlerin psikolojilerinin daha çıplak resmedilmesini istiyor Anno, bu karakterlerin yazılışını yeterince içten bulmuyor. How Do You Live'in Miyazaki filmografisindeki nevi şahsına münhasır yeri de burada ortaya çıkıyor, izleyici ilk defa Miyazaki'yi bir filminde böylesine çırılçıplak görüyor.





83 yaşına gelen Miyazaki artık yaşlandığını ve kariyerinin sonuna yaklaştığını hissediyor. Bu film ölümün hayatın bir gerçeği olduğunu kabullenme temasını merkeze alıyor gibi görünse de geçmiş kuşaklardan gençlere kalan manevi miras teması da hatırı sayılır miktarda vurgulanıyor. Miyazaki kendisini kulenin yaratıcısı olan büyük amca karakteriyle özdeşleştiriyor. Büyük amca insanların, yaşadıkları dünyanın gerçekliğinden ve acılarından uzaklaşmak için kullandığı ve görenlerde hayranlık uyandıran bir dünya yaratmış, aynı Miyazaki'nin filmlerinde yarattığı dünyalar gibi. Bu dünya öylesine zamansız ve mekansız ki Himi'nin çocukluğunda kaçtığı yere yıllar sonra oğlu Mahito da kaçabiliyor. Çocuklara mahsus bir dünya da değil, Kiriko gibi yetişkinler de bu dünyaya kaçmaktan memnun. Kulenin içindeki dünyaya kaçış Ghibli filmlerini izleme deneyimine ciddi miktarda benziyor. Bu dünyanın içinde görsel veya tematik olarak diğer Miyazaki filmlerini anımsatan ögeler bulunması da kulenin Miyazaki'nin geçmiş sanatsal üretimini temsil ettiği savını destekliyor.



Büyük amca gibi Miyazaki de gerçek dünyada gördüklerine farklı yorumlar getiriyor bu dünyayı yaratmak için. Bizim dünyamızın küçük kuşları olan muhabbet kuşları amcanın aleminde yani Miyazaki'nin hayal gücünde tehlikeli yırtıcılar olarak tasvir edilmiş mesela. Ama kuşlar Miyazaki'nin zihninden ayrılıp dünyaya dönünce tekrar bizim dünyamızdaki muhabbet kuşlarımıza dönüşüyorlar. Aynı durum Balıkçıl karakterinde de mevcut. Uçan şeyler Miyazaki'yi hep büyülemiştir, filmografisine bakınca sık sık uçan makineler veya kuşlar tasarladığı görülür. Howl's Moving Castle'daki Howl ve Spirited Away'deki Yubaba gibi karakterler kuşa dönüşür, Wind Rises ve Porco Rosso gibi filmlerde ise ana karakterlerin farklı aletler sayesinde uçtuğunu görürüz. Dolayısıyla büyük amcanın kendi yaratımında esinlenme amacıyla bizim dünyamızdan çaldığı hayvanların pelikan, balıkçıl ve muhabbet kuşu gibi kuşlar olması da Miyazaki'nin uçan şeylere duyduğu tutkunun karakterdeki yansıması. Görsel olarak spermleri andıran Warawaraların dünyaya ulaşmaya çalışırken Himi'nin alevi veya pelikanlar tarafından öldürülmesi ve yukarı dünyaya çıkınca doğacak olmaları da bu bağlamdan okunabilir, onları yaratırken spermlerden esinlenilmiş ve bizim dünyamıza döndüklerinde tekrar sperm halini alıyorlar. Bence hem Mahito'ya annesinden kalan kitabın hem de filmin adı olan How Do You Live de filmin diğer sahnelerinde değinilen manevi miras temasına çok güzel oturan bir isim, çünkü o kitap da Hisako'nun Mahito'ya bıraktığı miras. 



Mimarın kulesini yani evrenini yaratmak için kullandığı taşın gökten düşmesi Miyazaki'nin ilahi bir ilham aldığını ima etmekte. Bu ilham kuleyi var eden temel taşı, yaratılan evrenin bunca yıl ayakta kalma sebebi. Kendi evrenine bir mirasçı arıyor amca, bulabilirse ilhamını da dünyasını da miras bırakıp gönül rahatlığıyla emekli olacak. Miyazaki de yıllardır böyle birisini, kendisiyle aynı vizyonu paylaşan bir zihni, arıyor. Bu filmde vardığı sonuç ise yarattığı dünyanın yıkılması, var olmayı bırakması, olmuş. Miyazaki kendi yaratımını başka birisinin vizyonuyla sürdürmenin imkansız olduğunu kavramış gibi görünüyor. Bu problemine bir çözüm önerisi de sunuyor artık. Mahito filmin sonunda kuleden kaçarken cebine amcanın dünyayı kurmak için kullandığı taşlardan birini atıyor. Bu taş diğer objeler gibi alem değiştirince biçim değiştirmiyor, iki dünyanın da ötesinde var olan bir fikrin en saf parçacığı o taş. Amcanın evreni var olmaya devam etmiyor, ama bu evrenin büyüsüne kapılan genç nesil oradan ilham alıyor. Bu tavır Miyazaki'nin meşaleyi devretme zamanının geldiğini kabullendiği anlamına geliyor, 40 yılı aşkın yönetmenlik kariyeri boyunca yarattıklarının filmlerini izleyen gençlerde bir ilham zerresi olarak yaşamaya devam etmesi yeterli Miyazaki için artık. 



Son tahlilde, övmenin malumun ilamı olacağı görselliği ve müzikleriyle, anlatımı güçlendirmek için farklı sahnelerde farklı animasyon tarzları kullanmasıyla ve senaryosundaki tematik zenginliğiyle film, Miyazaki'nin kariyerine tatmin edici bir son nokta koymayı başarıyor. Ama bir önceki cümlenin geçerli kalabilmesi için Miyazaki'nin emekli olmayı başarması lazım. Kendisi daha önce 4 kere emekli olmayı denedi ama hep son bir proje için geri döndü. Yaşlandıkça çalışma hızı da düşüyor ama asla bırakamıyor yeni filmler çekmeyi. Bu sefer de aynı şey yaşandı, Ghibli'de yapımcı olan Toshio Suzuki Miyazaki'nin yeni bir film üzerine çalışmakta olduğunu doğruladı. Miyazaki'nin emekli olma ihtimali inandırıcı gelmiyor artık. Kendisi bir başyapıtın üretimi esnasında ölmeye mahkum bir sanatçı, yeni sanat eserleri üretmeyi asla bırakamayacak. 



133 görüntüleme

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page