Spider-Man’den Odyssey’e Erkek Kahramanın Yolculuğu :Gerçek Yolculuk Eve Dönüş Müdür?
Spider-Man: Brand New Day’i ve Odyssey’i aynı hafta izledim. Ve şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, Spider-Man’de Tame Impala’nın “Loser”ı girdiği anda Odysseus’un 10 yıl boyunca eve dönememiş olması hiç umrumda olmadı.
Her şeyden önce birbirinden farklı iki kulvarda yarışıyor gibi gözüken bu eserleri neden karşılaştırmak istediğimi anlatmak isterim.
Maskenin Ardında Kim Var?
Odysseus da Peter Parker da eve dönmeye ve kim olduklarını bulmaya çalışıyordu. Her ikisi de bir maskenin ardındaki asıl kimliğine, şimdiye kadar var olduğunu bildiği dünya düzenine ait bir şeyi, “eski altın çağlarını” özlüyordu. Ve içten içe o maskenin ardında kim olduğunu, “gerçek” kimliklerinin ne olduğunu merak ediyordu.
Odyssey; tanrıların, tanrıçaların, büyük kahramanların ve epik zaferlerin anlatısıdır. Kadim uygarlıkların ve savaşların tarihini fısıldar. Evine dönebilmek için "hiç kimse" olmayı göze alan, ama ardından kibrine yenilip ismini haykıran bir kahramanın öyküsüdür.
Nolan ve Homer’ın bir nevi “birlikte yazdığı” bu yeni versiyonda en çok gözümüze çarpan şey, destandaki kibir anlatısından ziyade, daha kahramanvari şekilde verilen "Savaş kötüdür" mesajıdır. Nitekim finalde İthaka’ya dönüp evini geri alan kahramanımızın topraklarını oğluna bırakarak gönüllü bir sürgüne gittiğini görürüz.

Kahramanımız anlatı boyunca kibri sayesinde sirenlerin büyüleyici sesini dinleyebilmek, tanrıların gazabını üstüne çektiği halde eve dönebilmek gibi başka kimseye nasip olmayan ayrıcalıklara sahip olur. Ancak Nolan’ın anlatısında, Odysseus’un kahraman-kral kişiliği ile baba/eş kimliği derin bir çelişkiye düşer. "Zeus’un Yasaları" olarak adlandırılan bilindik dünya düzenini sarsan Truva atı hilesini icat ettiği için kendini suçlar. Bu noktada destan, klasik bir kahramanlık öyküsü olmaktan çıkıp bir çağın çöküşünü anlatan felakete ve biraz da didaktik bir anlatıya dönüşür.
Peter Parker ise bu parmak sallayan anlatıyı yırtarak hayatımıza dahil oluyor. Beyaz perdede Tame Impala - Loser çalmaya başladığı anda Spider-Man: Brand New Day’in neyi bu kadar iyi yaptığını anlamaya başlıyoruz.
Filmin konusuna geçmeden önce, Peter Parker’ı son filmlerde nerede bırakmıştık, hatırlayalım: Mahallenin sıradan süper kahramanı olmak isterken, Civil War sürecinde Iron Man tarafından henüz hazır olmadığı devasa bir sorumluluğa sürüklenen bir çocuk vardı karşımızda. Tony Stark’ın gölgesinde ve çıraklığında ilerleyen Peter; başta havalı sandığı o Avenger olma arzusunu zamanla törpüleyip "Mahallem benim için yeterli" diyen, Peter Parker olmayı Spider-Man olmak kadar önemseyen bir noktaya gelmişti.
Ancak hayat ona pek nazik davranmadı. Önce baba figürü yerine koyduğu Iron Man’i Thanos'a kurban verdi; ardından herkesi kurtarma telaşıyla çıktığı yolda, üstlendiği ağır sorumluluklar yüzünden May Hala’sını kaybetti. Bütün bu yıkımı düzeltmenin tek yolu adını, yüzünü ve varlığını tüm evrenden silip koca bir "hiç kimse" olmayı kabul etmekti. Tıpkı İthaka’ya, kendi sarayına bir dilenci kılığında girmeyi kabul eden Odysseus gibi.
Klasik erkek kahramanın yolculuğundan alışık olduğumuz "çile çekme ve kendini var etme" süreci tamamlanmıştı. Aynı Odysseus gibi, ödediği bütün bedellerin sonunda memleketine dönecek, sevdiklerini kurtaracak ve mütevazı bir zaferle alkışları toplayacaktı. Ned yeniden en yakın arkadaşı, MJ yeniden sevgilisi olacak, maskenin ardındaki Peter’ı hemen hatırlayacaklardı.
Ama öyle olmadı.
Benim Adım “Hiç kimse”
Peter’ın bir önceki filmin sonunda kafede MJ’in karşısına geçip kendini tanıtmaktan vazgeçtiği anı Odysseus’un hikayesindeki “Hiç kimse” noktasına koyabiliriz. Halihazırda sevdiklerinin hayatlarının onsuz da mutlu gittiğini fark edip kendini tanıtmaktan vazgeçiyordu. Bu yalnızlık hali de onu Brand New Day’deki “panik atak” durumuna sürüklüyordu. Çünkü maskenin ardında bir insan olduğunu unutmuş, güçlerinin kontrolden çıkmasına neden olmuştu. Bu güçleri denge altında tutmak için kendini kontrol edeceği bir mekanizma geliştirdi ve süper kahramanlık yeteneklerini de tıpkı kimliğini bastırdığı gibi bastırmayı denedi; ama işler beklediği gibi gitmedi, aksine ters tepti. İşte burası filmi benim için standart bir MCU filmi olmaktan çıkaran nokta oldu.

Sizi bilmem ama süper kahramanların da insan olduğu ve kimi zaman tökezleyebildiği anlatıları seviyorum. Belki de süper kahramanları bu çağın mitolojisi olarak gördüğümden. Ve mitoloji de dahil olmak üzere herhangi bir anlatıda kusursuz derecede güçlü erkek karakterin “büyüme” hikayesine tanıklık etmekten artık sıkıldığımdandır.
Tarih yazımında, destanların aktarımı ve çevrilmesinde farklı versiyonlar hikayenin odağını değiştirir.. Nitekim Odysseia’nın en modern çevirisini yapan Emily Wilson’ın da altını çizdiği üzere, eski anlatılarda vurgulanmaya değer görülen kısımlar hep erkek anlatıları ve epik savaşlardır.
Nolan’ın uyarlaması da tam olarak bu gelenekten besleniyor. Ayrıca Nolan’ın kendi “erkekliğinden” dolayı onun elinde destan yine o bildiğimiz iktidar, güç ve vicdan azabı eksenli eril anlatıya dönüşüyor.
Kadınların destanlarda aslında ne kadar büyük bir yer kapladığını gösteren modern çeviriler ve çeşitli retelling’lerin artık basılıyor olmasına rağmen Nolan gibi yönetmenlerin elinde o epik yapı, ne kadar biçim değiştirirse değiştirsin, özündeki "erkek metni" olma halini korumaya devam ediyor. Kırılganlığın yansıtılışı bile bir güç gösterisine, “sirenlere/kadınlara” karşı koyabilme gösterisine dönüşüyor. Günün sonunda Odyssey, Calypso tarafından lotus çiçekleriyle kadınlığın iki ucunu temsil edecek şekilde hem şefkat gösterilen hem de uyutulan , Sirenlerin büyüleyici gücünden hem etkilenen hem de korkan, çocuksu ve aptal gördüğü için öldürdüğü canavarın babasına büyüklenen ve bu yüzden cezalandırılan bir kahramanın hikayesi . Tanrılara neden kafa tutmamalıyız ve neden kibirli olmamalıyız dersini çıkarabileceğimiz çok eski bir anlatı.

Peter Parker ise babasını gömüp kendine bir isim seçebilen, kendine bir kimlik yaratabilen bir karakter. Filmin kadın “kötü” karakteri Jean Grey, tıpkı Calypso’da olduğu gibi aşk/yanıltmaca üzerinden MJ’in bedenini kullanarak Peter’ı kandırdığında, Peter sorumluluk alıp MJ’i öptüğü için özür dilemesini biliyor. MJ onu hatırlamadığında da ona yönelik bir öfke duymuyor. Dünyanın ona bir şey borçlu olmadığının farkında olan bir karakter, kendini var etmek için çabalayan bir karakter, kırılganlığını gizlemeyen bir karakter.
Önceki filmlerde gölgesinden çıkamadığı “babasından” ve bir önceki filmde kendine güvenemediği için bir başkasının kullanımına sunduğu teknolojiden (Stark’ın gözlüklerinin filmin kötü karakterinin eline geçmesine neden olması) ders almış ve günün sonunda gücünün gerektirdiği sorumluluğu almaya karar vermiş bir Peter görüyoruz. Ama hala gücünün kaynağı olarak kendisini görmüyor ve kendine güvenmiyor; sorumluluğu Hasar Kontrol Departmanı gibi kendinden daha büyük, daha güvenilir bir yere aktarma peşinde. Tanrılara kafa tutmanın tam aksine, kendini bilindik anlatının içinde onu sorgulamadan görevini yapan bir devlet memuru gibi konumlandırmış.
Hikayeni Anlatacak Kimse Yoksa Hala Kahraman Mısın?
Kahramanlıktan ne anladıkları ve hikaye anlatıcılıkları arasındaki farkı bir de filmdeki “diğer” karakterler üzerinden incelemek istiyorum. Odyssey’deki kimsenin adını anmadığı, bir cenaze töreni düzenlemeye tenezzül etmediği askerler, savaşta yitip gidenler ve yağmalanan onlarca köy... Bu “kendi düzenini korumak için yakıp yıkma” hissinin bir benzerini Frank Castle’da da görüyoruz. PTSD ile mücadele eden Frank Castle, intikam almak istiyor ve haklı nedenleri var; sevdiklerini Peter’dan farklı şekillerde korumayı seçiyor ve Peter’ın tam zıttı bir şekilde kimseye güvenmiyor.
Nitekim filmin sonunda Jean Grey’in “kötü karakter” olduğuna ve durdurulması gerektiğine çok emin olduğu için onu hedef alarak vuruyor; ama yaralanan, kendini feda eden Peter Parker oluyor. Bu kez kurşunun önüne atlayan Spider-Man değil, kendini yalnız hisseden ötekileştirilmiş bir süper-çocuk olan Peter . Bu yüzden Jean ile olan konuşmaları bizi etkiliyor. “Öteki”lerin hikayesini anlattığı ve süper güçlerin sanıldığı kadar pozitif bir şekilde algılanmayacağını, denetlenmek istendiğini bize anlattığı için çizgi roman evreninde her zaman yeri ayrı bir noktada olacak X-Men’in hikayesine de girilmiş oluyor bu şekilde. Peter’ın kendi güçlerini kontrol altına almak için icat ettiği mekanizma; savaşı bitirip eve dönmek için icat edilen Truva atı hilesi gibi, en sonunda “kutsal”a, farklı uygarlıkları birbirine bağlayan ortak tanrılara, bizi biz kılan özerk kimliklerimize ve o kimliklerin barındırdığı tüm farklı olabilme hallerine, zarar veriyor.
Odysseus mezarını kazamadığı askerleriyle öte diyarda yüzleşiyor. Geriye kalan bir avuç askerini de korumaya muktedir olmadığını bu öte diyardaki eski askerlerinden öğreniyor ve kaderine yazgılı, “kabullenmiş” bir şekilde yola çıkıyor.

Peter ise en başından beri kendini ihmal etme diyen polis memurundan, herkese güvenme diyen Frank’e, “Sana yalan söylüyorlar.” diyen Jean Grey’den ilk yarım saat boyunca patakladığı diğer kötü adamlara kadar ona uyarılar veren diğer karakterlere kulak asmayıp burnunun dikine gitmeye ve kendi gücünü zorlamaya devam ediyor. Tanrılara kafa tutmuyor ama insan olduğunu unutup o maskenin ardında kaybolmak istediği, yas ve melankoliyle panik atak benzeri duygu geçişleri yaşadığı dönemleri görüyoruz. İsmini bilen kimse olmasa da mahallesini korumaya ve üniversiteye gidip sıradan biri olma hayalinden vazgeçmeye değer gördüğü bu amaç uğruna savaşıyor.
Filmin sonunda kahramanlığı bir maskenin ardına sığınmak yerine her iki karakteri de tek potada birleştiren “I am both.” sahnesiyle hem Peter hem Spider-Man olduğunu söylüyor. Filmin sonunda Odysseus ise pişmanlıklarını dile getirip eşiyle birlikte gönüllü bir sürgüne yelken açıyor ve krallığını oğluna bırakıyor. Unvanlarından birini bırakmış ama artık daha huzurlu bir halde görüyoruz onu. Peter Parker için kahramanlık kendi adını yeniden hatırlamakken, Odysseus için gerçek kahramanlık soylu ünvanlarını geride bırakabilmekte yatıyor.
Peki ben niye Spider-Man Övüyorum?
Tüm bu “gürültünün” ötesinde, MCU içerisindeki kozmik savaşlar, Dr. Doom, güç dengeleri, tanrısal karakterler ya da mitolojideki kendi adaletini sağlayan tanrılar ve onların kuralları benim hiç ilgimi çekmiyor. Demiştim ya, erkek karakterlerin ahlaki gelişimlerini inceleyen eserleri sevmiyorum.
Tüm o gövde gösterisinin ardında; gerçek yolculuğun eve dönmekle ve evin bazen bir isim, bazen bir hatıra olduğunu bilmekle ilgileniyorum. Mitolojiyi, X-Men’i, iyi yazılmış süper kahraman hikayelerini ve fantastik edebiyatı sevme nedenim de tam olarak bu.
Günün sonunda: “The true voyage is return.”

Hepimiz kendi İthaka’mıza varmaya çalışırken savruluyoruz. Fantastik edebiyat tam da burada elimizden tutup savrulanın tek biz olmadığımızı, yalnız olmadığımızı fısıldıyor kulağımıza.
Yelkeninizin rüzgarı bol olsun!



Yorumlar