Karayip Korsanları: Bir Başka Odysseus
Bu yaz çıkan The Odyssey ile Christopher Nolan bize yaklaşık 2800 yıllık bir hikâyenin gücünü gösterdi. Hikâye içinde hikâye ve geçmişe dönüşle bezeli bir anlatıyla şekillenen montajıyla Homeros’un metnini kendine has anlatım tarzıyla harmanladı. Ancak Odysseus’un yolculuğunu izlerken kahramanın ziyaret ettiği evrenlerde ve karşılaştığı karakterlerde aklımın bir köşesini kurcalayan başka bir seri vardı. Aynı evrenleri, aynı ikilemleri daha önce nerede görmüştüm?
2003 yılında vizyona giren ve son çıkan Gizemli Denizlerde (2011) filminin ardından 6 yıllık bir aradan sonra devam filmini getiren Karayip Korsanları serisi, çıktığı yıldan itibaren çocuktan yetişkinine büyük bir kesimin ilgisini çeken bir blockbuster oldu. Fantastik elementler ve sürükleyici aksiyon sahnelerinin yanında Johnny Depp, Orlando Bloom, Keira Knightley gibi pek çok ünlü oyuncuyu da bünyesinde barındıran seri efsaneler arasında yerini aldı.
2017 yılında çıkan Ölü Adamlar Masal Anlatamaz (Salazar’ın İntikamı) filmini serinin dışında tutacak olursak deniz kızlarından, dev ahtapotlara, ölümsüzlükle cezalandırılan aç gözlü korsanlardan ölümsüzlüğü arayan soylulara The Odyssey filmini izlerken aklıma ilk gelen Karayip Korsanları serisi oldu. Seriyi tekrar izlerken kendi kendime düşünmeden edemedim: Karayip Korsanları belki de bize tam da Odysseus’un maceralarını anlatıyordu. Çocukken izlediğimiz bu seri aslında Odysseia’ya giriş niteliğinde bir ders olabilir miydi? Ben de bu yazıda çocukluğumda önemli bir yere sahip olan ve belki de sinemaya merakımı başlatan Karayip Korsanları serisini, Odysseia’da bahsi geçen Yunan Mitolojisi figürlerinin yansıtılması bağlamında irdeleyeceğim. Serinin filmlerini incelerken bahsettiğim gibi 6 yıllık bir aradan sonra çekilen son filmi analizin dışında tutacağım: Yani merceğimizde Siyah İnci’nin Laneti, Ölü Adam’ın Sandığı, Dünyanın Sonu ve Gizemli Denizlerde filmleri bulunacak.

Jack Sparrow ve metis’i
Homeros’un destanında Odysseus metisiyle, yani zekâsı ve kurnazlığıyla çözümler üreterek belalardan kurtulur. Truva Savaşı sırasında atın içine gizlenme fikrini o verir. Polypheme adını sorduğunda “Kimse” olduğunu söyleyerek babası Poseidon’un öfkesinden kaçar. Bu bağlamda seride Odysseus karakterinin en iyi temsili kuşkusuz Jack Sparrow’dur. İyi bir savaşçı, karizmatik bir dahi ya da bir aziz değildir. Ancak kurnazlığıyla içinden en çıkılmaz durumlara bir çözüm bulur. Deniz kızlarını kaçırmak için patlama çıkarır, arkadaşı Gibbs’i kurtarmak için savcı kılığında duruşmasına girer, mürettebatı Karasakal’a karşı örgütler. Trickster figürünün vücut bulmuş halidir. Yine de Sparrow da Odysseus da bu kurnazlıklarının yanında kibirlerine yenik düşerler. (belki onlara bu kadar bağlanmamızı sağlayan biraz da bu zayıflıklarıdır.) Odysseus, her ne kadar Polypheme’den kurtulsa da sonunda hubris’ine, kibrine yenik düşerek adını söyler ve Poseidon üzerine fırtınalar sürer. Jack Sparrow, Elizabeth kendisine iltifatlar yağdırırken kendinden geçer ve aslında onu deniz canavarı Kraken’e kurban ettiğini fark etmez. Ya da kendini yamyam bir kabiliye Tanrı olarak kabul ettirmeyi başarır. Ancak sonrasında şölende adağın kendisi olduğunu fark eder. İki karakterin de zekâsı her ne kadar onları kahramanlaştırıp seyircinin ya da okurun gözünde ulu bir mertebeye çıkarsa da, kibirleri ve zayıflıkları da onların bize insan olduğunu o denli gösterir. Ve kendimizi onlara yakın hissetmemizi sağlar. Öte yandan Nolan’ın filminde Truva’nın yağmalanması ve Truvalıların katlinin vicdan azabı ve suçluluk duygusu da Odysseus karakterinde öne çıkarak Homeros’un destanıyla günümüzdeki emperyalist politikalar arasında bir köprü kurar.

Terk edilen çocuğunun geri dönüşü: William Turner
Lévi-Strauss, Yapısal Antropoloji kitabında “mitem” kavramını mitlerde yer alan en küçük anlam öğesi olarak tanımlar. Péplum dergisinde Anne Collognat, Lévi-Strauss’u alıntılayarak Türkçeye “sandal ve kılıç” olarak çevrilen ve dünyanın yaratılışından Roma’nın düşününe kadar geçen süreyi ele alan péplum filmlerinde tekrarlanan “terk edilen çocuğun geri dönüşü” miteminden bahseder. Hésiode’un Théogonie (Tanrıların Yaratılışı) kitabını “İlk başta Kaos vardı.” diye başlar. Kaos’un Gaia (Toprak) ile birlikteliğinden Ouranos (Gök) olur. Toprak ile Gök Chronos’u oluşturur. Ama Chronos, babasını hadım ederek iktidarı eline alır. Kendisinin de çocukları olduğunda aynı sondan korkarak onları yemeye karar verir. Ancak hepsini yediğini sanırken Zeus, annesi tarafından kurtarılır ve babasının haberi olmadan uzaklarda büyür. Ve yetişkin olduğunda babası ve diğer Titanlar’da savaş açmak için geri döner. Zeus’tan Sofokles’in Oedipus’una, Herkül’den Star Wars’taki Luke Skywalker’a terk edilen, sürgüne gönderilen ve öldü sanılan çocuk ya da kardeşin intikamı önemli bir hikâye örgüsü oluşturur.
Odysseus’un katıldığı Truva Savaşı’nı başlatan, Menelaos'un karısı Güzel Helen’i kaçıran Paris, Truva Kralı Priamos ve Hekabe’nin oğludur. Doğmadan önce annesinin gördüğü bir rüya üzerine (anlatılara göre farklılık gösterebilir) İda Dağı’na terk edilir ve bir çoban tarafından yetiştirilir. Zeus’un Olimpos dağındaki en güzel tanrıça seçimini ona bırakmasıyla Paris; Aphrodite, Athena ve Hera arasında bir seçim yapması gerekir. Genç çoban, elmayı Aphrodite’e vererek onun yardımını kazanır ve Güzellik Tanrıçası ona dünyanın en güzel kadını Helen’i kazandırır. (Peşinde on yıl sürecek bir savaşı da)
Karayip Korsanları serisinin ilk filmi olan Kara İnci’nin Laneti, bir gemi enkazından kurtulan genç William Turner’ın İngiliz gemisi tarafından bulunmasıyla başlar. Valinin kızı genç Elizabeth Swann da gemidedir ve genç çocuğun boynundaki korsan madalyonunu alır. William, babasının efsane korsan Bootstrapt Bill Turner olduğunu bilmeden büyür ve Port Royal’de bir demirci olarak yaşar. Ancak sevdiği Elizabeth Swann korsanlar tarafından kaçırılınca çaresizce Korsan Jack Sparrow ile birlikte peşlerine düşmesi gerekir. William’ın babasını tanıyan Jack Sparrow onda da korsan kanı olduğunu söyler. Bu ilk film, Turner’ın kendi içinde gizlediği asıl kimliğinin, yanı “kanının” üstüne kuruludur. Kara İnci’nin lanetlenen mürettebatı laneti sonlandırmak için Bootstrapt’ın kanını arar ve madalyonu taşıyan ve kendini Bayan Turner olarak tanıtan Elizabeth’i kaçırırlar. Ancak aradıkları “kan” aslında William’ınkidir. Yani William’ın manevi olarak “kan arayışı” (babasını, soyunu, nereden geldiğini anlaması) yanında korsanların kelimenin tam anlamıyla fiziksel olarak kan arayışı (Lanetin bozulması için Turner kanı akıtılması lazımdır) paralellik gösterir.
Tıpkı Yunan mitolojisindeki gibi kader, kaçınılmazdır. Her ne kadar Turner babasının efsane bir korsan olduğundan habersiz büyüse de bir şekilde gerçek kimliğini keşfetmesi gerekecektir. Tıpkı Oedipus’un kehanete karşı gelemediği gibi. Üstelik Kara İnci’nin Laneti filminden bir yıl sonra 2004 yapımı Truva filminde Paris’i, William Turner’ı oynayan Orlando Bloom oynar.
Dünya’nın Sonu filmine geldiğimizde Davy Jones’un kalbinin öldürülmesi ve William’ın ağır yaralanmasının ardından mürettebat William’ın kalbini sandığa koyar ve özgür kalır. Will ise Uçan Hollandalı’nın, babasının da mürettebatı olduğu efsane geminin kaptanı olur.
Metamorfoz
Odysseus, Büyücü Kirke’nin adasına geldiğinde Kirke silah arkadaşlarını domuzlara çevirir. Hermes’in verdiği ilaç sayesinde bu dönüşümden kurtulan Odysseus, arkadaşlarının eski haline dönmesi karşılığında onunla birlikte olmayı kabul eder. Özellikle Nolan’ın filminde bu dönüşüm sahnesi neredeyse body horror tarzında ve hareketli kamerayla ve ses tasarımıyla bizi dönüşümün dehşetini hissettirecek şekilde sahneye konmuştu.

Karayip Korsanları serisinde böyle bir dönüşüm hikâyesine Ölü Adamın Sandığı ve Dünya’nın sonu filmlerinde rastlayabiliriz. Filmde zamanla birer canavara dönüşen, Uçan Hollandalı’nın mürettebatı, Davy Jones’a olan borçları yüzünden bitmek bilmeyen bir tayfalığa zorlanmış ve eninde sonunda geminin bir parçasına dönüşen denizci ya da korsanlardır. Tıpkı mürettebat gibi Davy Jones da dönüşmüştür: kafası bir ahtapotu andırır. Karayip Korsanları’nda bu dönüşüm Kalipso tarafından anlatılır: Davy Jones, ölüleri öbür dünyaya götürmeden sorumlu bir denizcidir ve sevdiği kadını, Kalipso’yu görmek için her on yılda bir karaya çıkabilmektedir. Ancak vakit geldiğinde Kalipso ortalarda yoktur. Bunun üzerine onu cezalandırır ve ardından kalbini çıkarıp bir sandığa koyar. Gitgide insanlıktan uzaklaşarak bir canavara dönüşür. Ceza olarak hayvana ya da başka insan dışı formlara dönüşme Nolan’ın filminde de işlenir. Kirke, Odysseus’un arkadaşlarına yemek ikram eder ve onlara büyü yaptığı sırada adasına gelen erkeklerin açgözlülüğü ve her şeyi domuz gibi yemelerinden bahseder. İki filmde de insan formundan koparılma açgözlülük, sözünü tutmama, yalan ve kibir gibi beşeri zayıflıkların bir cezası olarak verilir.
Davy Jones ve Kalipso
Her ne kadar Davy Jones olarak bilinen Van Der Decken ve Uçan Hollandalı, Hollanda efsanesinin ve Kraken İskandinav mitolojisinin karakterleri olsa da Odysseus’un yolculuğunda da benzer öğelere rastlamak mümkündür.
Kraken adlı dev bir ahtapota benzeyen yaratık ilk olarak Ölü Adam’ın Sandığı filminde karşımıza çıkar ve Jack Sparrow’u yemesiyle biter. Sonraki Dünya’nın Sonu filminde yeniden musallat olur. Filmde Davy Jones’un sadık canavarıdır ve Jack Sparrow’u kovalarken gemisini parçalayarak ona yardımcı olur.
Yunan mitolojisinde, Kraken benzeri dev bir deniz yaratığı olarak tasvir edilen Skylla, Odysseus ve arkadaşlarının karşısına çıkar ve Odysseus’un da pek çok arkadaşını telef eder. Bunun yanında Kharybdis anaforu da filmde karşımıza Siyah İnci’nin Uçan Hollandalı ile içine çekilirken mücadele ettiği, Kalipso’nun dönüştüğü fırtına ve girdap olarak çıkar. Skylla, efsaneye göre güzel bir peri kızıdır ve Büyücü Kirke tarafından deniz canavarına çevrilir.

Bu bağlamda Karayip Korsanlarında farklı kültürlerdeki girdap ve deniz yaratıklarını açıklayan denizci efsanelerinin harmanlandığını söylemek mümkündür. Belki de bu kültürel zenginlik, okyanus mücadeleleri sahnelerinde evrensel bir korku deneyimi sunmakta da rol oynar.
Filmde Davy Jones ve Kalipso arasında geçmişe dayanan bir ilişki vardır. Eskiden bu hale gelmeden önce Kalipso da güzel bir deniz perisidir. Odysseus’un hikâyesine baktığımızda Kalipso, arkadaşlarını ve gemisini kaybettikten sonra kıyıya vuran Odysseus’u adasında yedi yıl misafir eder. Bu süre boyunca birlikte olurlar ve Kalipso onu ölümsüzlük vaadiyle sonsuza kadar adasında tutmak ister. Ancak Odysseus, karısı Penelope’ye ve vatanına dönmek istemektedir. Hermes’in Zeus’tan getirdiği emri üzerine Kalipso, Odysseus‘u bırakır.
Seride Kalipso da hüzünlü aşkıyla ön plana çıkar. Ancak bu sefer terk eden odur. Geçmişte Davy Jones ile büyük bir aşk yaşar. Davy Jones, Kalipso tarafından ölü ruhları öbür dünyaya taşımakla görevlendirilir. Karşılığında her on yılda bir aşkıyla buluşmak için karaya çıkacaktır. Ancak Davy Jones, on yıl sonra karaya çıktığında Kalipso orada değildir. Bunun üzerine Jones, görevini yapmayı reddeder. Korsanlar Konseyinde, Tanrıçayı bir insan bedenine hapsetmesini ister ve kalbini sökerek bir sandığa koyar. İki filmde de tanrısal güçlerinin ötesinde, Kalipso hayal kırıklığına uğramış bir kadındır. Odysseus’un hikâyesinde onu denizden kurtarır, bakar, iyileşmesine yardım eder ve ölümsüzlük vadeder. Bunun karşılığında Odysseus ailesine ve yurduna dönmeyi seçerek onu terk eder. Üstelik Zeus ve diğer Tanrılar da Kalipso’nun Odysseus’u serbest bırakmasını ister. İki filmde de Kalipso’nun aşkı, erkek için bir çeşit esaret olarak tasvir edilirken Kalipso’nun yaptığı fedakarlıklar ve hisleri ikinci plana atılır. Karayip Korsanları’ndaki Kalipso ise Atlas’ın kızı, tıpkı okyanuslar gibi gelgitli ve fırtınalıdır. Davy Jones, neden gelmediğini sorduğunda “tabiatının” böyle olduğunu söyler. Sonrasında kendini insan bedenine hapsedenin Davy Jones olduğunu öğrenir ve hikâyeleri, Kalipso’nun insan bedeninden ayrılıp bir girdaba dönüşmesi ve Davy Jones’un içine düşmesiyle sona erer. İki filmde de bekleyen taraf değişse de Kalipso’nun aşkının hüzünlü sonu değişmez. Öte yandan belki de denizin hırçın gelgitli doğası ve giden yolcunun hep bir bekleyeni ya da yarım kalmış bir hikayesi olduğu için Kalipso’nun hüznü de kaçınılmazdır.

Penelope’nin bekleyişi
Seride yolculuğuna en çok kendimizi özdeşleştirdiğimiz kadın karakter Elizabeth Swann’dır. İlk başta Port Royal’de başlayan hikâyede kendisiyle evlenmeyi bekleyen Lord Beckett ile çocukluk arkadaşı olan William Turner arasında gidip gelen, valinin kızı olarak lüks bir hayat süren Elizabeth Swann, korsanların şehri yağmalamasıyla birlikte kendini Barbossa ve ölümsüz mürettebatının teknesinde bulur. Biz de Elizabeth ile bu yabancı olduğumuz dünyaya çekiliriz. Elizabeth’in küçükken William’dan aldığı ve hala taktığı madalyonun peşinde olan korsanlar, lanetten kurtulmak istemektedir. Kendisini Bayan Turner olarak tanıtan Elizabeth’i korsanların elinden kurtarmak için William korsanları bilen Jack Sparrow’dan yardım ister. Elizabeth ve William’ın aşkı üç film boyunca devam eder. Dünya’nın Sonu filminde Barbossa’nın çatışma sırasında kıydığı nikahla evlenirler. Ancak çatışmanın sonunda William ağır yaralanır ve ölmek üzereyken Uçan Hollandalı’nın kaptanı olmasını sağlayan kalp değişimi yapılır. Şimdi William Turner, Uçan Hollandalı’nın kaptanı olmuştur ancak sevdiği kadına kavuşabilmek için her on yılda sadece bir kez kıyıya çıkabilir. Yani bir bakıma Kalipso ve Davy Jones’un yerlerini alırlar. Bunun öncesinde, bu dönüşüm, Elizabeth’in, Feng tarafından Kalipso sanılmasıyla da sezdirilir. Ancak Kalipso’nun hikâyesindeki mutsuz bekleyişin karşısında, Elizabeth ve William 10 yıl sonra kavuşurlar. Bu da bizi Odysseus’un hikayesindeki başka bir bekleyen figürle paralellik kurmaya iter: Penelope’nin bekleyişi. Kocası Odysseus, Truva Savaşı’na gittiğinde henüz genç bir kadın olan Penelope yirmi yıl boyunca Odysseus’un dönüşünü bekler. Onu öldü sanan ve tahta geçmek isteyen talipleri başından savmak için Odysseus’un babasının kefenini ördüğünü söyler. Ancak her sabah örüp her akşam tekrar açtığı kefen bir türlü bitmek bilmez. Filmin sonunda da tıpkı Penelope gibi, Elizabeth’in bekleyişinin de mutlu sonla bittiğini ufukta görünen William ile anlarız.

Bir ceza olarak ölümsüzlük ve Hades’e yolculuk
Yunan Mitolojisinde ölen ruhların yaşamdan ölüme giderken geçtiği 5 nehir Acheron, Lethe, Styx, Cocytus ve Phlegethon’dır.
Dünya’nın Sonu filminde Elizabeth, William ve Barbossa, Jack’i aramak için Dünya’nın sonuna giderken geminin etrafını küçük kayıklar ve fenerlerle geçen hayaletler sarar. Bunların arasında babasını da gören Elizabeth, kıyıya geldiklerini düşünür. Ancak Barbossa, bunun ölü ruhlar olduğunu söyler. Elizabeth her ne kadar babasına ulaşmaya çalışsa da durdururlar. Çünkü o artık yaşayanlar dünyasının bir parçası değildir. Sandalla giden ölüleri geçirme görevi Davy Jones’undur. Belki bu bağlamda Yunan Mitolojisindeki Kharon ile bir paralellik kurmak mümkündür. Karayip Korsanları’nda da Nolan’ın The Odyssey filminde de Hades’e ya da dünyanın sonuna iniş, tekinsiz bir yolculuk, geride kalanları hatırlama ve yola devam edenler için suçluluk gibi duyguları peşinde getirir.
Odysseus ve adamlarının Hades’e gelişiyle, Odysseus, Truva Savaşı’nın kahramanlarından Achille, Alkinoos, Agamemnon ile konuşur. Nolan’ın filminde Odysseus’un suçluluk duygusunu ön plana çıkaracak şekilde onunla konuşmaya gelen arkadaşlarının da ona karşı tavırlı olduğunu görürüz.
Karayip Korsanları’nda ise öbür dünyada olan Jack Sparrow’dur ve çok suçluluk duygusu çekmez. Yine kurnazlıklarıyla gemisini kurtarmaya çalışır ve mürettebat onu kurtarmak için geldiğinde dönmeye sıcak bakmaz. Kendisini buraya yollayan Elizabeth başta olmak üzere hepsinin ona yaptığı kötülükleri hatırlatır. Nolan’ın filminde trajik ve hatta korku filmlerini hatırlatan Ölüler Diyarı, Karayip Korsanları’nda geçici bir durak, Jack’in yalnız kalma alanı, hatta bir komedi unsuru görevi görür (Jack’in kendisinden oluşan bir gemi dolusu tayfaya emir vermesi)

Serinin en ilginç olan taraflarından biri ölümsüzlüğün olumsuzlanmasıdır. Yunan mitolojisinde de Tanrıların ölümsüzlüğü bir ceza olarak kullanır. Zeus’un cezasına göre Titan Prometheus’un karaciğerinden her gün kartal tarafından yenir ve ölümsüz olduğu için yarın sabaha tekrar onarıldığından bu sonsuza kadar devam eder. Sisifos kurnazlığıyla Thanatos’u zincirleyip ölümleri engeller. Sonrasında yine Cehennem’e dönmemek içi Hades’le inatlaşır. Böylece Tanrıları kızdırır ve her gün taşı çıkarıp sonra tekrar taşımak zorundadır. Odysseia Destanında ise Odysseus, Kalipso’nun ölümsüzlük vaadini ailesi ve yurduna dönmek için reddeder.
Siyah İnci’nin Laneti filminde de ölümsüzlük bir lanet olarak ortaya çıkar. Öfkeli Tanrılar, Cortez’in açgözlülüğünü cezalandırmak için ölümsüzlüğü kullanır. Böylece doyumsuzluk ve tatminsizlik hissi mürettebatı sarar. Artık hiçbir şey keyif vermemektedir.
İkinci olarak Gizemli Denizlerde filminde İspanyol efsanelerinden geldiği düşünülen Gençlik Pınarı karşımıza çıkar. Kâşif Juan Ponce de Leon’un Gençlik Pınarını ararken kaybolan mürettebattından biri olduğunu iddia eden biri, İspanya Kralı Ferdinand’ın huzuruna getirilir. İspanyol donanması yaşamın Tanrı’dan geldiğini savunmak ve pınarı yok etmek için, İngilizler Kral için, Karasakal kehanete göre yakında öldürüleceğinden korktuğu için pınarın peşine düşerler. Sonunda pınarın suyunu içen Sparrow’un eski sevgilisi Angelica olur (Sparrow’un kadehleri karıştırması sayesinde) ve babası kalan ömründeki yılları ona vermiş olur. Ancak bu, babası Karasakal’ın ölümüne yol açtığından Angelica hiç de mutlu değildir. Hatta bu karışıklığa sebep olan Sparrow’a saldırır. Çünkü kendi ölümsüzlüğünün sebebi babasının ölümüdür. Yunan mitolojisinden Gılgamış Destanı’na ve ab-ı hayata ölümsüzlük arayışıyla ilgili hikâyeler her toplumda ve kültürde kendine yer edinir. Bunun yanında film Karasakal’ın Jack’i kontrol etmekte kullandığı Vudu bebeği ve zombi tayfalarıyla da Haiti inançlarına da göz kırpar.
Gizemli Denizlerde’nin sonunda Gibbs, pınara çok yaklaştığını, neredeyse ölümsüz bir korsan olabileceğini ama suyu neden içmediğini Jack Sparrow’a sorar. Sparrow asıl heyecan verici olanın ne zaman öleceğini bilmemek olduğunu söyler.
Sirenler
Serinin bu dördüncü filminde İspanyol ve İngiliz donanması ve Karasakal’ın aradığı “Gençlik Pınarı”, suyunun etkisini göstermesi için bir denizkızının gözyaşına ihtiyacı vardır. Deniz Kızları efsanesi Odysseia’da da geçer: Odysseus’un geri dönüşünde gemileri Siren Kayalıklarına düşer. Güzel sesleriyle denizcileri büyüleyip yollarını kaybettiren deniz kızları hikâyede kuş vücutlu kadın suratlı şekilde tasvir edilmişlerdir ve Odysseus, denizcilere kulaklarını balmumuyla kapatmalarını söyler. Kendisi ise seslerini duymak için kendini gemiye bağlar ve şarkılarını dinler. Filmde deniz kızları daha günümüz klasik denizkızı tasvirlerine uygun altı balık üstü kadın şeklinde gösterilmiştir. Yine güzel sesleri vardır. Cazibeli tavırları ve yarı çıplak vücutlarıyla denizciler için bir arzu objesi şeklinde tasvir edilirler. Belki de bu kuş formuna referans yapmak için filmde gidişlerinin ardından duyulan çığlık seslerini, Jack Sparrow martı sesleri olarak betimler. Filmde de “Benim Cesur Denizcimden Başka” şarkısıyla birlikte kendilerine yaklaşan denizcileri büyüler ve öpmek için uzandıkları sırada denizin dibine doğru çekerler. Hikâyede Odysseus kendini geminin direğine bağlar ve deniz kızlarının seslerini dinler. The Odyssey filminde, Nolan bu anı bir çeşit epifani gibi gösterir. Odysseus’un şimdiye kadar yaşadıkları, suçluluk duyguları, savaş ve sıla sirenlerin şarkısıyla tezahür eder.

Ancak Karayip Korsanları’nda direğe bağlı olan başka bir figür vardır: Rahip Philip. Korsanlar tarafından esir alınan Rahip Philip, Angelica’nın Katolik olması nedeniyle öldürülmemesi emredilmiştir. Korsanların yanında adaya gelir ve onlara Tanrı’ya inanmak için geç olmadığını söyler. Denizkızları saldırdığı sırada o da kıyıya yakındır ve onun sayesinde “Syrena” adını koyduğu deniz kızını yakalarlar. Ancak bu iyi niyetli deniz kızının amacı aslında Philip’i kurtarmaktır. İnancı gereği her canlıya olan hoşgörüsü, Philip’in diğerleri gibi deniz kızını bir yaratık olarak görmesini engeller ve ona bir insan gibi yaklaşır. Susuz kalan Syrena insan bacaklarına sahip olduğunda yürümesine yardım eder. Philip ve Syrena arasındaki yakınlaşmadan yararlanan Karasakal ve kızı Angelica, deniz kızının mutluluk göz yaşını alırlar.
Filmin sonunda ağır yaralanan Philip, Syrena’yı çözer ve güneşte yanmaktan kurtarır. Karşılığında Syrena da onu denizin derinliklerine götürerek hayata döndürür.
Deniz kızı efsanesi, erkek arzusunun kadın bedenini şekillendirmedeki etkisini de gözler önüne serer. Deniz kızının kökeni tam olarak bilinmese de farklı coğrafyalarda çoğunlukla bakire, genç ve güzel bir kız olarak tasvir edilir. Bazılarına göre belden aşağısı balıktır, bazılarına göre ise kuş kanatları vardır. Bazılarında denizcileri denizin dibine sürüklerler bazılarında ise onlara yardım ederler. Bu efsanelerin ortaya çıkmasında denizcilerin hayal gücünün de payı büyüktür. Örneğin Kristof Kolomb, günlüğünde denizde üç deniz kızı gördüklerini ama düşündüğü kadar güzel olmadıklarını yazmıştır. Gerçekte ise gördüklerinin büyük ihtimalle deniz inekleri oldukları, ama denizcilerin kadına benzettiği düşünülmektedir. Bu da bize bilinmeyenin kadın bedeni üzerindeki tasvirinde erkek arzusunun ne denli etkili olduğunu gösterir. Karayip Korsanları filminde de Syrena, Philip ile birlikteyken bir “yaratık” değil, ismi olan bir insandır. Bu da bilinmeyen, korkulan ya da öteki olarak görünenin inşasında kişinin o şeye yaklaşımının ne denli belirleyici olduğunu bir kez daha gözler önüne serer.
Sonuç
Narratoloji alanındaki araştırmalar bize her mitin birbiri ile ilişkisi içinde olan büyük bir ağ olduğunu ve bazı temaların kültür ve coğrafyadan bağımsız olarak tekrar ettiğini söyler. Bazı hikâyeler ve destanlar ardından binlerce yıl geçse de hâlâ referans alınmaya devam ederler. Denizlerde geçen bir macera serisi olan Karayip Korsanları’nda da evine dönmeye çalışan Odysseus’un yolculuğundan izler bulmak şaşırtıcı değildir. Karayip Korsanları sadece bir macera serisi olmanın ötesinde birçok farklı kültürde insana dair temel soruları açıklamakta kullanılan efsane ve inançları (ölümsüzlük arayışı, deniz kızları, öbür dünya…) harmanlayarak bize bir yolculuk haline getirir. İki hikâye de tıpkı mitler gibi insanın en temel zaaflarını (açgözlülük, kibir…) ve meraklarını (ölümsüzlük, ölüm, aşk…) merkezine alır: Kalipso, Davy Jones, Kraken, deniz kızları, zombiler, ölümsüzlükle lanetlenen korsanlar, öbür dünyaya gitme… Bir bakıma Jack Sparrow ve çevresindekilerle birlikte biz de bir “odysseia”nın içine çekiliriz. Ancak destanda yolculuk boyunca Odysseus’un temel motivasyonu yurduna ve ailesine, kısacası “evine” dönmek iken Karayip Korsanları serisinde Jack Sparrow’un evinin yolculuğun kendisi olduğunu fark ederiz. Tortuga, Port Royal hatta Dünya’nın sonu… Bu adreslerin hepsi geçici bir limandır. Belki de bu yüzden ölümsüzlük ona cazip gelmez. Çünkü uğradığı limanın hangisinin sonuncusu olacağını bilememektir yolculuğu değerli kılan.



Yorumlar