• Görüntü Dergi

Sohbet: The Cook, The Thief, His Wife & Her Lover

En son güncellendiği tarih: 29 Haz 2020

(Okuyacağınız sohbet, 1989 tarihli Peter Greenaway başyapıtı The Cook, The Thief, His Wife & Her Lover'dan alınan ilhamla ortaya çıkmıştır ve filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.)


Deniz Ekim Tilif: Yönetmen Peter Greenaway neden ressamlıktan yönetmenliğe geçtiği sorulduğunda "Çünkü tabloların kendi soundtrack'inin olmaması beni her daim üzmüştür," demiş. Bu cümle The Cook, The Thief, His Wife &Her Lover'ın estetiğine dair çok şey ifade ediyor bence. Dilersen sohbetimize buradan başlayalım.

Oğuz Berkcan Üstün: Bunu en çok mekanlarla beraber karakterlerin kıyafetlerinin değişmesinde hissetmiştim. Aslında filmin çok büyük kısmının geçtiği bu lüks restoran, gerçekçi bir hikaye yerine imgesel bir alan olarak kullanılıyor. Kıyafetlerin mekanlara göre değişmesi de gerçekçilik hissinden daha imgelerin kullanıldığı bir anlatıya geçildiği hissini kuvvetlendiriyor. Büyük işleyen bir makinenin (restoran) farklı köşelerini kendi devinimselliği içinde hissettiğimiz tablolar görüyoruz. Müzik ise bu tabloları birleştiriyor. Çünkü bu tablolar elbette birbirinden bağımsız değil.

D.E.T: Katılıyorum. Tablolar da kesinlikle birbirinden bağımsız değil, hatta akışkan bir tablo diyebiliriz filme sanki. Sahiden bir ressamın gözlem gücünün filme dökülmüş halini izliyor gibiyiz. Bunun ardında olağanüstü bir mizansen kullanımı var. Tekerlekli ve durmaksızın hareket eden bir tiyatro sahnesinde oyuncuların hareketleriyle resmedilmiş bir Rönesans tablosu sanki. Nice sahnede geniş plan kullanımıyla köşede olup biten ufak bir detayı takip edebiliyorsun. Kamera, restorandaki sekanslarda -bahsettiğin devinimsellik içinde- farklı noktalara incelemesine bakmamızı sağladıkça aslında seyirciyi bir mekana ve o mekan içindeki alt mekanlara hapsediyor. Bu da aklıma teatral mizansenin gücünü getiriyor. Zaten film de gerek teatral performansları, gerekse en son sahnede üstümüze perde kapatışıyla tiyatrodan aldığı gücü ayan beyan kabul ediyor.

O.B.Ü: Filmin kendisine anlatım alanı olarak seçtiği bu işleyen makinenin neyi anlattığını konuşmak, filmin görsel gücü ve mizansen tercihlerinin neden çalıştığını kavramamız için iyi bir kapı olabilir. Dediğim gibi aslında bir makinenin birbiriyle bağlantılı fakat farklı departmanlara bölünmüş parçalarını işleyen bir anlatımı var. Yemek salonundaki sahnelerde en köşede bile bir hareketlilik olması aslında bu makinenin sürekli çalışmasını anlatmak için kuvvetli bir tercih. Biz seninle sohbetlerimizde ve analizde bu yapı altında bolca toplumsal gönderme bulup çokça eğlenmiştik (gülüyor). İstersen bu noktadan bir çerçeve oluşturarak giriş yapalım.

D.E.T: Filmin vizyon tarihi İngiltere'de Thatcher iktidarının son demlerine denk geliyor. Anlatısına yönelik en kabul görmüş okuma da bize o dönemin bir eleştirisini izlediğimizi söylüyor. Buna göre restoran sahibi Albert, Thatcher'ın kendisini simgeliyor. Çevresindeki herkesin her nasılsa göz yumduğu zorba davranışları ile dönemin tüketimi teşvik eden otoriter politikasını yansıtıyor. Bu karakterin karşısında ise entelektüel sınıfı temsilen Michael duruyor. Mutfakta makul biçimde bir proletarya temsili görüyoruz. Restoran müşterileri ise orta sınıftan elit sosyeteye uzanan bir kesimi temsil ediyor olsa gerek. Georgina kimi/neyi temsil ediyor demiştik?

O.B.Ü: Georgina için halk tanımında bulunmuştuk ama bunu derinleştirmedik. Entelektüel sınıf ve Thatcher simgelerinin Georgina üzerinden iletişim biçimleri bu tanımlamayı doğurdu. Ayriyeten Thatcher’ın aslında dünya siyasetinde nasıl bir yer tuttuğunu da konuşmak gerekiyor. 80ler dünya politikasında Sovyetlerin ağırlığının yavaşça silinmesi, batı dünyasında “new deal” olarak kodlanan sürecin ekonomik kazanımlarının yavaş yavaş özelleştirilmesi gibi dönüşümlerin çağıydı. Bu süreç birçok ülkede zor kullanılarak yaşandı. Thatcher da bu zor kullanan, güvenlik politikalarına önem veren, “içerideki düşmanlar”a karşı sert önlemler almaktan çekinmeyen bir figür. Onun restoranı ele geçirirken, restoranın eski patronunu önce soyması ve hunharca dövmesi, ardından da yeni üniforması ile işçileştirmesine şaşmamak gerekiyor. Neoliberalizm ile beraber konuştuğumuz işçileşme ve orta sınıfın erimesi süreçlerinin İngiltere özelinde çok güzel bir resmi bu.

D.E.T: Oysa Georgina'nın dediğine göre Thatcher konumundaki Albert eskiden ne kadar nazik, ne kadar sevgi dolu biriymiş. Birlikte bir gemi seyahatine çıkmışlar, geleceklerine yönelik vaatler havada uçuşmuş, karaya ayak bastığı an ise onu dövmeye başlamış. İktidarın yolculuğuna ve evrimine yönelik harika bir metafor olduğunu düşünüyorum bunun.

Albert'ın restoran işletmekten anladığı da çok manidar doğrusu. Kendini ideal damak zevkine sahip bir gurme olarak görüyor, bu zevkle müşterilerinin karnını doyurduğu için mutlak otorite ilan ediyor kendini. "Benim seçtiğimi yiyeceksiniz, o yetmezse biraz daha yiyeceksiniz. En güzel de ben yiyeceğim!" diyor. Kadın, çocuk, yaşlı, genç ayrımı olmaksızın herkes bu insafsızca otoriteye tabi resmedilmiş. Sadece kimisi diğerinden daha bilinçli. Tüketim kültürünü besleyen ve yücelten bu anlayışta ideal görülenin ötesine, bireysel bağımsızlığa yer yok. Kitap okuduğunu gördüğü Michael'a burası bir kütüphane değil diyor örneğin. Bu da çok kritik ve belirleyici bir an bence. Hem öncesi hem sonrasıyla.

O.B.Ü: Neoliberal ekonomi politikalarının bu tip anti-demokratik ve anti-entelektüel lider figürleri yaratmaları başlı başına değerli ve üzerine konuşulması gereken bir konu. Albert’ın restoranın lordlar sofrasındaki mutlak hakimiyeti ve sofrasındaki her “lord”u kendi arzularına biat etmeye zorlaması (burada deniz ürünü yemeye zorladığı kişiyle çok net verilmişti) neoliberal bir lider kültünün hedeflerini açık ediyor. Özellikle 20. yüzyılın ilk yarısında geçirdiğimiz süreç yalnızca ekonomik anlamda değil demokratik anlamda da lider dışında yeni mekanizmaları üretti. Fakat restorana baktığımızda Albert’ın her köşeye hakim olduğunu görüyoruz. Arada bir süzgeç veya onun alanını daraltabilecek başka bir figür bulunmuyor. Peki bu açıkça gördüğümüz zorbalığa ve Georgina’nın yıkılmış hayallerine karşı Albert nasıl hala rızasını üretebiliyor? Burada iki yön olduğunu düşünüyorum. 1-) Her gün lüks bir lokantada, açıkça vurguladığı gibi lüks kıyafetler giyerek. 2-) Lokantanın dışında başka bir alternatifi, görülü olanın altındaki görünmeyenleri keşif edememek veya hayal etmemek. Ki bu ikinci madde Albert’ın kitaplara alerjisini de açıklıyor. Her gün görüştükleri bu kamusal alan bir “restoran” çünkü.

D.E.T: Görülen alanın dışına çıkmak ise Michael ile mümkün oluyor. Sesini duyduğumuz ilk sahnede Albert'a kafa tutuyor, böylece entelektüel statüsüne önce pasif başlayan, ardından aktifleşen bir direniş ruhu eklemleniyor. Sesini çıkarmak, o vakte kadar yapabileceği halde yapmadığı bir eylem. Georgina ile adım attığı ilişkisi, kendisini en nihayetinde apolitiklikten çıkarıp bir kurtarıcı figüre, mümkünat çerçevesindeki dışarıları müjdeleyen bir başkaldırı sembolüne dönüştürüyor, o bunu istese de istemese de. Albert onu en sevdiği kitabı boğazına tıkayarak öldürünce aklıma "Greenaway entelektüel kesimi harekete geçme yönündeki çabasızlığı yüzünden cezalandırıyor mu?" sorusu gelmedi değil. Eleştirel tutumunu kimseden esirgemeyen bir yönetmen olduğu için olası bir izah. Öte yandan şunu da unutmamalı ki Albert'ın nihai çöküşü tam da bu ölümden geçiyor. Bunların ışığında Greenaway'in devrim konusunda nasıl düşünceler sunduğunu irdelemek mümkün.

O.B.Ü: Aslında Michael Georgina'nın karakter gelişimindeki mükemmel bir dönüm noktası. Lakin genel olarak baktığımızda çok aksiyon alan bir karakter değil. Genellikle bu restoranın en köşesindeki masadan olanı biteni izlemeyi seçmiş bir karakter. Her akşam olan gürültüye dair etkili bir hamlesi yok ama eminiz ki kendi içinde bir yorumu var (gülüyor). Ki bu aşk da zaten restoranın ön planda olmayan bölgelerinde, çoğunlukla da restoranın işlemesini sağlayan ama bu leziz yemeklerden yararlanamayan çalışanların olduğu mutfakta oluyor. Albert ile karşılaştıklarında bu ikili restoranı terk etmek gibi bir tercih yapıyorlar ve tamamı kullanılmadığı için kokuşmuş besinlerin içerisinde çıplak bir şekilde bu yolculuğu sürdürüyorlar. Unutmamak gerekiyor ki neoliberalizmin kamusal tanımı bir restoran ve restoranın kalitesiz olduğu için kullanmadığı tonla ürün telef oluyor. Hayatlarını bu restoranın plastik büyüsü içerisinde geçiren halk ve entelektüel sınıfın çıplak, üstlerinde kendilerine dair herhangi bir kusuru kapatacak hiçbir şey bulunmadan restoranın çürüttüğü besinlerin kirine bulanması ve en sonunda da bir işçinin tuttuğu hortumda yıkanmaları çok duygusal ve sembolik bir anlama sahip. Artık başka bir hayata adım atıyorlar. Bu hayat ise restoranın dışında, neredeyse entelektüelliğin sembolik bir yuvası olarak okunabilecek, kitaplarla dolu bir mekan. Fakat kamusal değil, daha bireysel bir yuva burası. Burada her akşam yeni bir curcunanın olduğu lüks restoranı reddetmeleri çok büyütücü bir hamle ve aslında filmin hikayesinin bir finale erdiği hissini de bize veriyor. Lakin "kamusal olan" bu kaçtıkları konfor alanına da erişiyor ve Michael'i Georgina'dan alıyor. Michael'in bu ölümü Georgina ile ilişkisinden kaynaklanıyor. Eğer hiç ilişkiye girmeseydi ve köşesinden restorana hafif alaya alan gülüşler atmaya devam etseydi Albert'ın ara ara iğnelemelerine maruz kalsa da restoranda hayatına devam edebilir, ya da konfor alanında mutlu olabilirdi. Ama Albert'ın iktidar alanına girdi. Albert ise bunun sonucunda yeni aşkı öldürüp eski ve baki aşk olarak af dilemeyi seçti. Çünkü Albert'ın yeniden rıza üretmesi ve alternatiflerini yok etmesi gerekiyor. Georgina Albert'ı tanımlayan yegane şey. Aslında Michael'in kilit gücü de burada. Georgina daha sıradan bir kaçamak yapsaydı dönebilir ve restoran sıradan işlevselliğinde çalışmaya devam edebilirdi. Ama Michael Georgina'ya yeni bir ufuk sundu ve Georgina kendisini artık Michael üzerinden tanımlamaya başladı. Albert ise bu yeni tanımı yok etti. Michael belki kendi başına çok aksiyon almayan, olup bitenin farkında olmasına rağmen müdahale etmeyen bir kişi ama Georgina'ya etkisi filmin finaline bizi götürüyor. Belki burada entelektüel sınıfın hem övüldüğü hem de yerildiğini söyleyebiliriz. Kültür üretmek de böyle bir şey çünkü, hayatın akışında bir şeyi doğrudan değiştirmiyorlar belki ama yeni ufuklar açarak dar kalmış bilinçlerimizi genişletiyorlar ve bize eski değerlerden daha farklı şeylere inanmamızın önünü açıyorlar. Kültürle beslenmenin çekiciliği de burada zaten. (Bu noktada senin gibi her anını üretmeye adamış kültür sevdalılarına bir teşekkür borçluyuz sanıyorum.)

D.E.T: Restorandan, yani rızayı üreten kamusal alandan kaçışla birlikte hikaye sadece olası bir finale kavuştuğu izlenimi vermiyor bize, aynı zamanda kendine çizdiği tarihsel gerçeklikte yeni bir -ne sayfası- defter açıyor. Georgina'yı dosdoğru bir devrim önderine dönüştüren şey Michael'ın ölümü oluyor. Michael ölmek zorunda, anlatıda o kadar kritik bir an ki bu, İncil'de geçen Milat'ın bir yeniden düşlenişi olarak okunabilir pekala. Kaldı ki filme dair bir diğer okuma da dini bir alegori izlediğimizi söylüyor. Ben bu konuya biraz kafa yorduktan sonra her iki okumaya da katılıyor, hatta ikisinin bir sentezini izlediğimizi düşünüyorum. Toplumsal mücadelenin, baskıya ve rızanın imalatına karşı verilen savaşın kutsal kılınabileceğini, belki de bu savaşın şu hayatta inanılacak sayılı olgudan biri olduğu fikrini müjdeliyor bize. Buna göre İsa temsili diyebileceğimiz Michael'ın kendi kişisel kusurlarına ve eksiklerine rağmen tüm iyi niyetiyle muhalif adım atması, onu fazlasıyla insani, hatta Marksist bir peygamber figürü olarak duyuruyor belki de. Çarmıha gerilen İsa'ya benzer bir pozisyonda, kolları yana açık can veriyor. Pişirilerek servis edilen "İsa'nın bedeni" ise Şeytan'ın kendisine sunularak galibiyete zemin hazırlıyor. Buyur sana proletaryanın analitik İncil'i ve kurtuluşu! (gülüyor) Burada Georgina'nın Michael'ı pişirme yönündeki fikrine değinmesek olmaz diye düşünüyorum. Bu konuda ilk kez beraber konuştuğumuz sevgili Aybala (Şimşek), Georgina'nın Michael'ı Albert'a yedirerek aşığını kocasının bir parçasını haline getirmek istiyor olabileceğini belirtmişti. Sahiden de katıksız zorbalığa atılacak en iyi darbe, onu toplumsal uyanış, hareket ve aydınlanma ile beslemek değil midir? Bu detayı düşündükçe sırıtmadan duramıyorum, final hepten şairane bir gerçekliğe sürükleniyor, anlamı derinleşiyor çünkü. Anlamadığım şey, neden aşçının Georgina'ya "Onu pişirerek kendinden bir parça haline getiremezsin," dediği. Bu konuda bir fikrin var mı?

O.B.Ü: Bu konuda tam oturmamakla birlikte kafamda uçuşan birkaç düşünce mevcut. Fakat bu olayın öncesindeki bir iki sekansın önem taşıdığı hissine sahibim.

Georgina’nın Michael’i ilk gördüğünde üstünü örtüp yanına uzanması ve sabaha kahvaltı istemesi bu filmi ilk izlediğimde de, seninle konuşurken not çıkarmak için baktığımda da gözlerimi tekrar tekrar doldurdu. Sabah ise gözleri yaşlı bir şekilde uyandığında ve öpülmediğinde yüzleşiyor bu durumla. İlk tepkisi de kahvaltıyı kendisinin hazırlayacağını söyleyip Albert ile ilişkisinden kalma travmalarını dökmesi oluyor. Bu bana çok duygusal geliyor çünkü aşkın da böyle bir şey olduğunu hissediyorum. Georgina kendini tanımladığı ve tamamiyle değiştiği birini bulmuştu, fakat hayatın dinamikleri karşısında bu aşk un ufak oldu. Kamusal olanın bireysel kaçışları yıkışını, bireysel bir kaçışın toplumsalı göz ardı ettiği zaman yok edilişini gördük. Michael ile Georgina Albert’ın bıraktığı yaralar üzerine konuşsaydı, belki Albert’a karşı ortak bir plan yapacak ve birlikteliklerini koruyabileceklerdi. Ama Georgina’nın morlukları konuşulan değil göz ardı edilen bir şey oldu. Eskiden kalma sorunların unutulduğu bu konfor alanının yok olmasına karşı Georgina’nın bir uyku boyunca süren inkarı harika bir nokta. Uyandığında ise artık bastırılandan kaçamayacağını fark ederek sadece Michael’in ölümüyle değil işkence dolu geçmişinin varlığı ile de yüzleşiyor. Bu anlatı hem şimdinin kaygı dolu hızına karşı kendi bireysel ilişkilerimize yönelik yaklaşımımıza dair bir şey diyor, hem de politik alegorisini yani entelektüel sınıf ve halk ilişkisini de bir boyutuyla yürütüyor. Her ikisinde de gerçeği tam anlamıyla sarıp sarmalayamayan bağların çözülmesini görüyoruz. Ama yine de denemek ve birine veya bir şeylere tutku ile bağlanmanın, günün sonunda insanı nasıl da hayatının öznesi konumuna getirebildiğini de görüyoruz. Kaybetsek de kaybettiklerimizin karşısına geçip “ne güzel zamanlardı ve neden yok oldular” diyebilmek bizi büyütüyor. Bu söylediklerim de bana biz istesek de istemesek de insanın hem bireysel hem toplumsal bir şey olduğunu ve her zaman öğrenebileceğini hissettiriyor.

Bütün bunları üst üste koyduğumda ve şef ile Georgina arasındaki diyaloğa baktığımda temel gerilimin restoranın işlevi üzerinden döndüğünü düşünüyorum. Neoliberalizmin kamusal alanı herkesin özü ile değil lüks kıyafetlerin oluşmasında epey yardım ettiği yapay bir persona ile toplumsallaştığı, para karşılığında sınırlı yaşamların aşılabildiği hissini yaratan, plastik bir restoran. Bu restoranda hayatınızın kısıtlılığı duygusunu yenebilme hissine para veriyorsunuz. Aslında kendi içinizdekileri göstermediğiniz, yüzeysel iletişimlerle kendinizi sınırladığınız, doğallığınızı size unutturan bir yer burası. Aşk ise bunun tam zıttı bir duygu, çok doğal ve o kıyafetlerin altındaki çıplaklıktan gelen bir şey. Ele geçirip, tüketebildiğin bir şey değil; içinde kaybolduğun bir şey. Sen Nick Cave’i ele geçirip ona sahip olamıyorsun ama gördüğümüz üzere Nick Cave seni çevreleyebiliyor (gülüyor). Şefin kaygılarının bu tutkunun metalaşmasına yönelik olduğunu düşünüyorum. Fakat Georgina ona farklı bir arzuyla, adalet arzusu ile geliyor. Hakeza senin de söylediğin gibi Michael Georgina’da çok daha değerli bir yere oturuyor. Belki buradan Albert’ın mağdurlarının pişmiş Michael’i getirdiği o yürüyüşe ve bu yürüyüşün İsa’nın hikayesindeki yeri üzerine konuşabilir ve finali tartışabiliriz.

D.E.T: Nick Cave'den bahsetmen ilginç oldu çünkü onun da bu hikayeden dini bir okuma çıkaracağına kalıbımı basarım. (gülüyor) Dediklerin çok şairane olduğu gibi halihazırda zengin olan bir filme fazladan güç katıyor. Mesela bu kadar ani gelişen bir aşkı başka herhangi bir filmde yadırgayabiliriz. Karakterlerin duygusal yolculuğu tam oturmaz, işler oldu bittiye getirilir ve sonunda "sırf ikisi de çekici insanlar oldukları için" birbirlerini sevdiklerini düşünür, fazla da bir şey hissetmeyiz. Nasıl hissedelim ki? Michael ile Georgina'nın henüz ilk karşılaşmaları içeride biriken saf bir şehvet duygusunu, çarpık bir düzenin kalbinde beliren bulunmuşluğu bu kadar güzel betimlediği için bu karakterlerin aşkını sahiden anlayabiliyor, sonrasında Georgina ile birlikte ağlayabiliyoruz. Başta filme akışkan bir tablo demiştik. Bu tablonun içinde varolan aşık ruhlar da benzer bir 'ulu' akışkanlıkta savruluyor oradan oraya. Hızlı gelişen aşklar da, yaşadığı korkunç acıya rağmen aslolana, adalet arayışına hızlıca dönen Georgina da bu yüzden bu tablonun akışında ilahi bir doğallık sergiliyor. Önce Yunan tragedyası, ardından devrim, baştan sona ise Rönesans eserleri tadında eşsiz bir asalet. Ki Rönesans tablolarının da dinden ne kadar etkilenmiş eserler olduğu, yeri gelince nasıl bir başkaldırı niteliği taşıdıkları hepimizin malumu.

Buradan finaldeki yürüyüşe geçeceğimize göre Michael Nyman'ın 'ilahi' müzik dokunuşlarını da takdir etmek lazım. Kendisi filmin tümünü sürüklediği gibi o yürüyüşü de her notası, her adımı başyapıt bir şahesere dönüştürüyor. Georgina ile Albert arasındaki son karşılamada gördüğümüz yapım tasarımı, kostümler ve ışıklandırma kasıtlı biçimde epik bir boyut taşıyor. Bütün teknik tercihler bize filmin kapanışına geldiğimizi fısıldamak amacıyla yapılmış. Önceki her şeyi tek nefeste izlediğimiz için işe de yarıyor bu, aradığımız duygusal yükseliş ve ardından gelen katarsisi layığıyla veriyor. Ne anlatıyor bu katarsis? Entelektüel İsa'mız bedeniyle orada kalarak kurtuluşa aracı olsa da aktör olarak değil bir temsil olarak, Şeytan'ın yüzleşmesi gereken günahı olarak orada. Gerekli aksiyonu kalbi doğru yerde olanların önderi Georgina sağlıyor. Dogmatik ya da stabil değil, harekete ve başkaldırıya dayalı bir dini kurtuluş bu. Albert'ın o güne dek takip ettiği mutfak standartları -sözde gurmeliği, tırnak içinde sofra adabı- son ve ölümcül bir darbe yiyor. Han-iştiha artık onun değil çünkü. Dinin fonksiyonlarına dair harika bir yapıbozum bu bence. Kendi mücadelenle senin bastıranın kutsalını elinden almak, ona yaşayabileceği en büyük aşağılanmayı hissettirmek. Ve ardından gelen duyuru: Yamyam. Baştan sona kendi toplumunu sömüren ve sindiren Albert, oracıkta yamyam olmadı. Haliyle zorbayı özüyle tanıştırmak, kendi çaresizliğine gömülmüşken tetiği çekmek kusursuz bir sembolizme dönüşüyor düşüncelerimde.

O.B.Ü: "Şeytanın yüzleşmesi gereken günahı". Harika söyledin gerçekten. O yürüyüş tam olarak böyle bir noktaya çalışıyor. O zamana kadar günahların mağduru olanların senkronize, yan yana ve onurlu bir şekilde şeytanın karşısına dikilmesi... Belki birçok bireysel "yamyam" ithamının organize olarak, Georgina'nın ağzında birleşmesi. Discourse'un tamamiyle yerle bir olmasını gösteriyor. Eski egemen ölüyor ve restoran da perdesini kapatıyor. Burada film farklı bir gerçekliğin ve yeni bir toplumun kendisini anlatmıyor ama o topluma nasıl varılabileceğine dair duygusal bir beyanda bulunuyor; omuzlarda taşınan acıların dimdik yürüyüşü ile.

İlaveten bu duygularımızın yoğunlaşmasını ve bize cidden samimi bir aşk hissini yaratabilmesi adına başta Albert'ı harika canlandıran Michael Gambon'a, filmin insanda yoğun duygular uyandıran tablo görünümüne ve senin de söylediğin gibi müzik kullanımına bakmak çok mühim. Bunlar o kadar kaliteliydi ki, her anını karşı tarafa aktarabilen, insana değerli bir deneyim yaşatan bir yapıtla karşılaştık. Cidden izlemesi de seninle uzun uzun konuşması da çok keyifliydi.

D.E.T: Bilmukabele. Zihin açıcıydı benim için de. Bütün bunlara eklemek istediğin bir şey var mı?

O.B.Ü: Yani bu zihin açıcı sohbeti benimle yürütmeyi seçtiğin için teşekkür ederim. Senden aldıkça açıldığım, açıldıkça zihnimdeki dolaşan düşünceleri daha fazla toparladığım bir sohbet oldu. Senin gibi bir partner ile böyle bir diyalog yürütmek çok keyifliydi. Filme dair bir noktayı konuştukça diğeri eksik kalıyor gibi hissediyorum, bu nedenle film bir süre daha zihnimi meşgul edeceğe benziyor. Her diyaloğu üzerine düşünülmeyi, sahne sekansları ve mizansen üzerinden göndermeleri de tartışılmayı hak ediyor. Biz elimizden geleni yaptık, umarım okuyanlar da keyif almıştır.

217 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör