• Görüntü Dergi

Kıyıda Köşede Kalmış A24 Studios Filmleri

"Kıyıda köşede kalmış" aslına bakarsınız biraz muğlak bir tabir. Bir eserin kıyıda köşede kaldığı kanısını bir temele oturtmadan yola çıkmamak gerekiyor. Görüntü Dergi olarak bu listeyi oluştururken kendimize basit bir standart belirledik: "Bu neden daha fazla konuşulmuyor?" dediğimiz filmler üstüne düşünecektik. Okuyacağınız içerik de bu düşüncelerle ortaya çıktı. Buna rağmen aşağıda farklı kıstaslar çerçevesinde belli bir bilinirliğe erişmiş filmlere rastlamanız mümkün.


A24 Studios'a gelecek olursak: Bu devirde sinemaseverler adına güzel işler başardıkları, takdirimizi kazandıkları bir gerçek. The Lighthouse, Midsommar, Lady Bird, Climax gibi çok konuşulan yapıtlar da dahil olmak üzere bugün 70'ı aşkın filmin altında A24 imzası var. Saint Maud, The Green Knight, Minari ve Zola adlı 4 film ise gündemin belirsizliğinde vizyon tarihi bekliyor şu aralar.


Bağımsız filmlerin kimi zaman yapımcılığını, kimi zaman dağıtımcılığını üstlenen bu güzide şirketten 8 filme yer verdik listemizde. Halihazırda izlediğiniz bir filmin analizinin tamamını okumak için "Devamını oku" butonuna basmanız yeterli. İyi okumalar, belki de iyi keşifler dileriz.


Ginger and Rosa: Büyürken Fark Ettiklerimiz (Yön: Sally Potter, 2012)

Yazan: İrem Özkaraalp


"Bir hayalimiz vardı… Her zaman en iyi arkadaşlar olacaktık.”


Hepimizin çocukken her zaman en yakın arkadaşlar olacaklarına inandığı bir arkadaşı olmuştur. Küçükken farkına varamadığımız, bize henüz tesir etmemiş hikayelerimiz ergenlikle beraber yavaş yavaş etkisini gösterir, bizi o arkadaşımızla birbirimizden ayırmaya başlar. Hayat bize herkesin kendi öyküsünün kahramanı olduğunu ilk kez çocukluk arkadaşımızdan ayrılırken öğretir belki de. Büyümek insanların, yaşanmışlıkların basitçe iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış olmadığını anlamak olabilir. Sally Potter’ın 1962’de Londra’da geçen dönem filmi Ginger and Rosa, 17 yaşındaki Ginger’ın büyüme sancısına ve karakter gelişimine çift taraflı odaklanıyor. En yakın arkadaşı Rosa’yla olan ilişkisi üzerinden yakın ilişkilerindeki değişimini, Küba Füze Krizi’nin patlak vermesiyle soğuk savaşın doruğa ulaştığı yıllarda, nükleer savaş tehdidiyle yüzleşirken de toplumla olan ilişkisindeki değişimi görüyoruz.



While We’re Young: Orta Yaş Krizinden Kaçarken Kuşak Çatışmasında Kalmak (Yön: Noah Baumbach, 2014)

Yazan: Eren Eser


Filmlerinde ilişkileri, kişilerin iç dünyasında olup bitenleri ve kişisel sorunların çözülmeye çalışılmasını bizlere doyurucu diyaloglarla sunan yönetmen Noah Baumbach’ın 2014 yapımı filmi While We’re Young, kırklı yaşlarında bir çiftin orta yaş krizini ve bu krizle mücadele etmeye çalışması üzerinden kuşak çatışmasını sakin sayılabilecek bir New York atmosferi ile anlatıyor bizlere. Baumbach, bize hikâyeyi sunarken 2017 yapımı filmi The Meyerowitz Stories’de kullandığına benzer bir mizah tonunu kullanıyor, ama baştan söylemek gerekirse bu filme bir komedi filmi olarak bakmamak lazım. Filmde Baumbach’ın diğer filmlerinde de gördüğümüz Ben Stiller ve Adam Driver’ın yanı sıra Naomi Watts ve Amanda Seyfried yer alıyor.



A Ghost Story: Hayat, Ölüm ve Aradaki Sıkışmışlık (Yön: David Lowery, 2017)

Yazan: Hazal İnak


A Ghost Story yönetmenliğini ve senaristliğini Robert Lowery'nin yaptığı fantastik drama türündeki 2017 yapımı bir film. Adının sadeliği ve afişinde bulunan çarşaftan hayaletin klişe bir korku filmi olduğu izlenimini vermesi, A Ghost Story'yi önyargıların kurbanı olmaya elverişli hale getiriyor. Fakat tamamen eşsiz bir yapım oluşu ve muhteşem sinematografisi ile izleyeni kendine hayran bırakan A Ghost Story, düşünülen bütün olumsuz önyargıları elinin tersiyle itmeyi çok iyi başarıyor.



Under the Silver Lake: Peşine Düşeni Yutan Bir Şehir (Yön: David Robert Mitchell, 2018)

Yazan: Deniz Ekim Tilif


Şifreler, tuhaf karakterler, komplo teorileri ve hepsini bir araya getiren katıksız absürtlük Under the Silver Lake’i betimleyen anahtar kelimelerden bazıları. Korku türüne has klişeleri yıkan It Follows ile dikkatleri üstüne çeken David Robert Mitchell’ın bu üçüncü uzun metrajı, bir bakıma koca bir şehri ve içindeki toplumu yapı söküme uğratarak ortaya çarpık, eğlenceli, tuhaf ve çözüm anından yoksun bir dedektif filmi çıkarıyor. Tanık olduğumuz dünya kara film olmak için fazla aydınlık ve komik, gizem filmi olmak için fazlasıyla sonuçsuz, gerçek manada bir komedi olmak içinse biraz fazla ciddi bir tavra sahip. Gerçi söz konusu tavır bir kendini ciddiye alma hali de değil, en azından büyük ölçüde… Under the Silver Lake içinden çıkılamaz bir kaos evreni yaratırken türler arası geçişlerde dahi bunu şaşırtıcı derecede dengeli bir tonda yapıyor, her şey kontrol altında ve bir o kadar da ele avuca sığmaz vaziyette.


Mid90s: Kaykay Yardımıyla Sınırları Aşmak (Yön: Jonah Hill, 2018)

Yazan: Eren Eser


Bu filmi ilk duyduğumda en çok dikkatimi çeken oyuncularından ya da konusundan ziyade Jonah Hill’in ilk uzun metraj yönetmenlik denemesi olduğu olmuştu. Film genel olarak 1990’lı yıllarda Los Angeles’ta yaşayan 12 yaşındaki Stevie’nin evdeki hayatı dışında sosyalleşme, kendine bir yer edinme çabasını anlatıyor. Nasıl film Jonah Hill’in ilk yönetmenlik denemesiyse aynı zamanda kadrosundaki birçok oyuncunun da ilk film tecrübesi. Bana göre oyuncular rollerinin üstesinden başarıyla gelmiş, özellikle Stevie karakterini canlandıran Sunny Suljic gerçekten çok etkileyici bir performans sergilemiş. Adını gelecek yıllarda sıkça duyacağımıza eminim. Film döneminin havasını Los Angeles’ın caddelerinin, sokaklarının atmosferi ile yakalıyor. Oturduğumuz yerden 85 dakikalık mekân ve zaman yolculuğu yapıyoruz.



The Florida Project: Başka Bir Disneyland Mümkün (Yön: Sean Baker, 2017)

Yazan: Hazal İnak


Bu yazıda daha önceden Tangerine filmiyle tanıdığımız başarılı yönetmen Sean Baker'ın 2017 yapımı The Florida Project filmini inceleyeceğiz. Stüdyonun külliyatı içinde The Florida Project, daha fazla kitleye ulaşarak keşfedilmesi gereken filmlerin başında geliyor.

The Florida Project, bir çocuğun gözünden görülen dünya ile gerçek dünyayı birbirine öyle güzel harmanlayarak veriyor ki, filmi saf neşeyi ve hüznü aynı anda iliklerinize kadar hissederek izliyorsunuz. Tıpkı bir çocuğun dünyası gibi pembe, mor, mavi, sarı rengarenk yapılarla kaplı gayet şirin bir dünyanın içinde buluyorsunuz kendinizi.



The Last Black Man in San Francisco: Değişen Dünyada Geçmişe Sarılmak (Yön: Joe Talbot, 2019)


Yazan: Eren Eser


The Last Black Man in San Francisco tıpkı bu listedeki bir başka film olan Mid90s gibi bir yönetmenin ilk uzun metraj denemesi olarak karşımıza çıkıyor. Joe Talbot, ilk uzun metraj filmi olmasına rağmen filmde farklı şeyler denemekten kaçınmamış. Özellikle filmin açılış sahnesinde 2 karakter kaykay üstünde giderken kısa bir San Francisco turu yaptığımız sahnede hem filmin geçtiği ortam hakkında fikir sahibi oluyoruz hem de sinematografik açıdan eşine pek rastlanmayan bir deneyim yaşıyoruz. Film, dünyanın değişimi ile içinde bulundukları durumdan hoşnut olmayan ve geçmişe özlem duyan Jimmie ve Mont’un kendi mücadeleleri uğruna gösterdikleri çabayı bize sunuyor.



In Fabric: Her Şey Bir Elbise İçin (Yön: Peter Strickland, 2018)

Yazan: Deniz Ekim Tilif


"Bana bir elbiseden korktuğunu söyleme!” In Fabric’in ortalarında işittiğimiz bu repliği pekâlâ filmi seyrederken biz de söylemiş olabiliriz. Kendisini giyenin lanetlendiği esrarengiz kırmızı bir elbise, fikir olarak ziyadesiyle absürt gözüküyor. Bu korku-komediyi böylesine eşsiz kılan etmenlerden biri, anlatının türdeşlerinden bekleneceğinin aksine campy estetiğe sırtını dönmüş olması. Onun yerine yönetmen Peter Strickland’ın algılarımızla mantığımızı başarıyla yerle bir edip yeniden kurguladığı, filmde gördüğümüz sayısız hiyerarşik ilişkiye bir yenisini ekleyerek biz izleyiciler üstünde hipnoz yoluyla hâkimiyet kurduğu, eşsiz, ürkütücü, komik ve anlaşılmaktan çok hissedilmeyi bekleyen bir filmle karşı karşıya kalıyoruz.



268 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör