• kslwskmv20

Kederin ve Yeniden Doğumun Zarafeti: Mavi

Krzystof Kieslowski’nin Üç Renk: Mavi’si, üçlemenin diğer filmleri gibi temasını adında geçen rengin Fransa bayrağında temsil ettiği anlamından alıyor. Beyaz’da eşitliği, Kırmızı’da kardeşliği ve bu filmde de özgürlüğü işleyen Kieslowski bu temaları politik bir şekilde ele almaktansa hümanist bir biçimde alarak bize çok güzel, sembollerle dolu bir film sunuyor. Bunu da geçmişinden kopma yoluyla özgürleşerek hayatta kalmaya çalışan bir kadını konu alarak yapıyor.


Mavi’de hikaye, eşi Patrice’i ve kızını kaybeden bir kadının geçmişinden kurtulma çabasını anlatır. Her şeyi geride bırakarak bir nevi özgürleşmek amacındadır. Fakat bir şekilde karakterimiz Julie (Juliette Binoche) tam anlamıyla özgürleşemez. Evden ayrılırken kızının süsünü alıp hayatına bir parça geçmişinden bırakan Julie, kafede eşinin ve kendisinin yazdığı besteye benzer bir tını duyarken, evinde yeni doğum yapmış anne fare ile karşılaşırken, kazada bulduğu kolyeyi ona getiren çocukla (Antoine) görüştüğünde ve en sonunda Oliver’ın (Benoit Regent), eşinin ve kendisinin yazdığı yarım kalmış bestesini tamamlama ısrarında bulunurken asla tam anlamıyla geçmişinden kopamaz. Hayatına devam etmek için izlediği yöntemle başarılı olamayan karakterimiz, artık olanlarla yüzleşip besteyi kendisi tamamlayarak hayatta kalmaktadır.


Filmin hikayesel olarak özeti bu şekilde yapılabilir. Fakat bu kadar etkileyici olmasının senaryodan öte sebepleri var. Öncelikle bahsetmek istediğim şey her şeyin ne kadar insanca ve gerçekçi hissettirdiği. Bunda da en büyük iki pay Juliette Binoche ve Kieslowski’dedir. Polonya’da sinema okulunda düşük bütçelerle çalışmış olan Kieslowski, bu filmde de gereksiz bütçelerden kaçınmak için oyunculara defalarca prova yaptırmış, bu sayede filmdeki sahneleri defalarca çekmekten kaçınmıştır. Bu yüzden de oyuncular eğer hata yaparsa bunlar son kurguya alınmış ve film yapaylıktan uzaklaşmıştır. Başrolümüzün payı ise bana kalırsa inanılmaz yeteneği ve işini ne kadar ciddiye aldığından geliyor. Özellikle Julie evinden ayrılırken içinde yaşadığı acıyı dışarı çıkaramamasından ötürü duvara sürttüğü sahnede Juliette Binoche, gerçekten elini duvara sanki acıyı o yaşıyormuşçasına sürtmektedir.

Benim için filmi en üst düzeye çıkaran nokta ise filmin içerisinde üstü kapalı anlatılmış olaylar ve semboller. Sinemada bir şeyin aktarılması için kelimelere ihtiyaç yoktur. Kieslowski de bunu Julie’i ilk gördüğümüz sahnede bize gösterir. Hastanede iken doktoru Julie’nin gözünden buğulu bir yansımayla, sanki yeni doğmuş bir bebeğin gözünden görürüz. Bu yeniden doğuş teması ise filmin geneline yansıtılmış durumda. Kahramanımız evinin havuzundan çıkarken bir anda aklında bestenin bir kısmı çalmaya başlar, sonra bunları iyice ardında bırakmak isteyen Julie’yi havuzun (anne karnı) içerisinde cenin pozisyonuna girerken görürüz. Bir diğer kapalı anlatım da camların kullanımda var. Julie’nin alzheimer hastası annesi, hayatı bir televizyonun camının ardında yaşar. Kızı ile ilk karşılaşmasında annesini yine bir camın ardında görür. Konuşmaya başladıklarında ise annesi, kızını sürekli olarak kendi kız kardeşi Marie-France ile karıştırır. Annenin artık bu dünya ile bağı kopmuştur, ulaşılamaz durumdadır, aynı kahramanımızın yapmaya çalıştığı gibi. Kızı da hastanedeyken hayatına son vermek istediğince bir camı kırarak hemşirenin dikkatini dağıtır ve hapların depolandığı odaya gider. Kendisi ile içerisinde bulunduğu acı dolu dünya arasındaki bağı tamamen koparmak ister. Hemşireye yakalandığında da aralarında yine bir cam vardır. Uzun süre geride kalan hayatından ve acılarından kaçmaya çalışan Julie’yi filmin sonunda da Oliver’la beraberken bir camın ardında görürüz. Sahnenin devamında ise Patrice’in metresinin yeni doğacak çocuğuna baktığını ve ardından filmin başında olduğu gibi Julie’nin gözüne yapılmış yakın çekimi görürüz. Bu şekilde de artık dünyayla yeniden bağ kurduğuna ve yeniden doğduğuna emin olabiliriz. Annesinin izlediği televizyonda gördüğümüz bungee-jumping yapan insanlar Kieslowski tarafından bilerek konulmuştur, hatta film afişinde de kullanılmıştır. Burada da yönetmen, iple bağlı olarak aşağı serbest atlayan insanları göstererek bir nevi film boyunca varlığını koruyan geçmişinden koparak özgür olunamayacağı fikrini bir kere daha bize gösterir. Bir diğer küçük üstü kapalı anlatım ise Julie’nin acısının büyüklüğünü gösterir bize. Evden ayrılırken çalışanlardan Marie’yi ağlarken görünce neden ağladığını sorup “Çünkü siz ağlamıyorsunuz” cevabını alır. Bu replik ile Kieslowski İsa’nın acıları için ağlayan bakire Meryem’e işaret eder. Neyse ki, karakterimizi filmin son sahnesinde -bir camın arkasında bestelediği müzik çalarken- ağladığını, acılarını yaşayabildiğini görürüz.


Kieslowski, film boyunca önemsiz bile görülebilecek her sahne ve saniyeye önem vermiş durumda. Sadece anne karakterinin televizyonda seyrettiği insanlara değil, şekerin kahvenin içinde dağıldığı süreye bile dikkat ediyor. Bir röportajında[1] belirttiğine göre kendisi tam 5 saniye süren bu sahneyle karakterin yakın çevresiyle nasıl bir etkileşim içerisinde olduğunu göstermeye çalışıyor. Etrafındaki şeylerle ilgilenmeyen Julie, o sırada -uzun bir arayış sonucu- onunla konuşan Oliver’a küçük bir ilgi dahi göstermemekte, Kieslowski'nin sözleriyle “başka şeylere sırtını dönebilmek için şekere odaklanmakta”. Bu göz ardı edilebilecek sahneye ek olarak, daha ana karakterimizle tanışmadan Antoine’ın -kazada aileyi bulan genç- oynadığı oyuncakla karşılaşıyoruz. Basit bir topu çubuğa geçirme oyununu kazandığı anda kaza sesini duyuyoruz. Bu şekilde Kieslowski -her ne kadar dindar olmasa da Katolik büyütüldüğünden olsa gerek - hepimizin bir şekilde bir şeylerle bağı olduğunu anlatıyor. Antoine’ı ise filmin sonunda Julie’nin haç kolyesiyle görüyoruz. Filmler arası bağlantılara gelecek olursak, üç filmde de karakterler bir adalet sarayında farklı sebeplerle aynı anda bulunuyor. Fakat onları son film olan Kırmızı’nın sonundaki gemi kazasında hayatta kalan son yedi kişiden beşi olana kadar beraber görmüyoruz.

Üç Renk serisi boyunca tüm filmler adlarıyla örtüşen bir renk paleti ile karşımıza çıkıyor. Hatta Mavi’nin belli noktalarında Kieslowski kamerasına mavi renk filtre takarak maviyi tamamıyla filme egemen yapıyor. Renklerin anlamlarıyla da filmlerin gidişatı ve havası gayet örtüşmekte. Bu filme de genel bir mahzunluk ve soğuk atmosfer hâkim. Fakat bu herhangi bir şekilde izleyici boğmuyor, hatta izledikten sonra bir görsel şölenden çıkmışız hissi veriyor. Aynı zamanda hikayenin içine de çok güzel yediriliyor mavi rengi, birçok sahnede Julie’nin yüzüne mavi bir ışık huzmesi vururken aynı anda yarım kalan beste çalıyor. Filmin ilk sahnelerinde kızının elinde gördüğümüz mavi şeker kabı üstüne düşündüğümüzde, Julie’nin ailesinin ardından yaşadığı kederi hissetmekteyiz.


Film boyunca 4 defa ekran kararmakta ve 1 defa da beyaza bürünmekte. Normalde sinemada aradan geçen zamanı belirtmek için kullanılan bu teknik, filmin editörü Jacques Witta’nın açıklamasına göre, müziğe daha fazla zaman tanımak ve yaşanan duyguları izleyiciye daha iyi hissettirmek için kullanılıyor. Örneğin Julie, Antoine ile konuşurken çocuğun bulduğu kolyeyi görünce veya eşinin bir metresi olduğunu öğrendiğinde ekran kararmakta. Bu teknik, onun içerisinde bulunduğu kederi hissetmemiz için kullanılırken ekranın beyaza büründüğü sahnede ise Julie bir bankta tek başına oturup kafasında bestelediği müziği çalıyor. Bu sahneden sonra teker teker geçmişinde bıraktığı şeylerle karşılaşmaya başlıyor. Bu esnada kahramanımız bankta otururken üç filmde ortak olarak kullanılan bir imge olan, geri dönüşüm kutusuna şişe atan yaşlı insanı görüyoruz. Mavi’de kahramanımız kadını fark etmezken Beyaz’da karakterimiz sadece onu sadece izliyor, Kırmızı’da ise kendisine yardım ediyor. Kieslowski, bu sahnelerde de Fransa bayrağından aldığı temaları bize karakterler üzerinden gösteriyor.


Mavi’de ve serinin diğer iki filminde harika bir iş çıkan bestekar Zbigniew Preisner’e de bir parantez açmak lazım. Kendisinin müzikleri ile filmin havasının uyumu, seyir zevkini bir sınıf daha üste çıkarıyor. Yazımı da Mavi’nin hikayesinin temelinde bulunan “Song for the Unification of Europe” şarkısından alıntılar ile bitirmek istiyorum. Şarkıda Yeni Ahit’in 1. Korintliler 13’ünden alıntılanan sözler, bize sevginin her şeyden ne kadar üstün olduğunu gösteriyor.


(1)“İnsanların değişik dillerini, hatta meleklerin dilini konuşabilsem, fakat içimde sevgi yoksa ses çıkaran bakırdan veya zilden farkım olmaz”

(13) “Demek ki kalıcı olan üç şey vardır: iman, ümit ve sevgi. Bunların en üstünü de sevgidir.”

[1] İlgili video

123 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör