top of page
  • Damla Durlu

Kadınların Savaşı: Where Do We Go Now?

Lübnanlı yönetmen Nadine Labaki’nin 2011 yapımı filmi Where Do We Go Now?, Aristophanes’in Lysistrata oyunundan bu yana devam eden savaş karşıtı anlatılara sinema diliyle bir yenisini daha ekliyor. Filmde Lysistrata’da olduğu gibi erkeklerin inatla sürdürdüğü savaş düzenine karşı kadınların verdiği mücadeleyi görüyoruz.

Sinemada savaş genellikle kahramanlık, fedakarlık ve cesaret gibi hegemonik eril değerlerle bağlantılı olarak anlatılır. Özellikle Hollywood sinemasında II.Dünya Savaşı, Irak, Afganistan Savaşları sonrası savaşla ilgili filmlerde bu değerlerin oluşturulmak istenen bakış açısına katkı sağlayacak şekilde yeniden üretildiği görülebilir. Labaki’nin filminde ise savaşla örülü bir coğrafyada bin yıllardır hakimiyetini sürdüren eril değerler eleştirilirken egemen sinema dilinin aksine, barışın erkek kahramanlar tarafından getirileceği değil kadınların öncülüğünde sağlanabileceği anlatılıyor.

Where Do We Go Now?, köyün Hristiyan ve Müslüman kadınlarının yer aldığı etkileyici bir sahneyle başlıyor. Köyde iki dinin mezarlıkları yan yana bulunur ve iç savaşta ölen erkeklerle doludur. Kadınlar eşlerini, oğullarını ziyaret ederler. Farklı inançlara sahip olsalar da barış içinde yaşarlar ama yüreklerinden tabir-i caizse güvercin tedirginliği de eksik olmaz, her an barışın bozulmasından endişe duyarlar.

İç içe yaşayan farklı dinlere mensup bu köy halkının günlük yaşantısına göz gezdirdikten sonra Lübnan’da yaşanan çatışmaların köyde yaşayan erkekler arasında gerginliklere neden olduğunu görürüz. Kadınlar ise köyün imamının ve papazının da desteğiyle çatışmaların durması için büyük fedakarlıklarda bulunur.

Tüm farklılıklarına rağmen filmdeki kadınların savaş karşısındaki tavırları ortaktır. Hepsi aralarındaki farklılıkları bir kenara bırakıp barışı sağlamak için büyük bir mücadeleye girişir. Çatışmaları engellemek için belediye başkanının eşi, barışı uhrevi bir temele oturtmak amacıyla, Meryem ile konuştuğunu bile söyler. Filmde sıklıkla karşımıza çıkan Hristiyanlarla Müslümanlar için kutsal olan Meryem’in ikonlarının, Meryem’in oğlunun ölümünü görmesi yönünden, köyün kadınlarının çektiği acıları temsil ettiğini söyleyebiliriz. Böylelikle filmde Meryem ile oğullarını savaşta kaybeden kadınlar arasında benzerlik kurulur.

Labaki filmde egemen anlatıların dışına çıkarak barışın ve huzurun sağlanmasındaki kurucu rolü kadın karakterlere yükler. Her ne kadar kadınlar filmde anne ve eş rolleriyle konumlansalar da gözlemci veya kurban değillerdir, sorumluluk alan ve eyleme geçen karakterlerdir. Anne veya eş olmak kadınların başat rolü olmaktan çıkarılır ve kadınlar aile gibi ataerkil kurumlara hapsedilmez, toplumsal bir güç haline dönüştürülür.

Yazının başında film ve Aristophones’in savaşı eleştirdiği Lysistrata oyunu arasında benzerlik kurmuştuk. Kadın hareketinin ilk eserlerinden biri olarak kabul edilen Lysistrata‘da kadınlar, Atina ve Sparta arasında yaşanan Peloponnesian savaşlarından bıkar ve barışa dair bir çözüm üretmek için tartışırken erkeklerin savaşı sonlandırmaması durumunda onlarla cinsel ilişkiye girmeme kararı alırlar. Kadınlar savaş karşısında edilgen bir konumda değillerdir, barışı sağlamak için öncülük ederler. Aristophones, bu eserde savaşın arkasındaki mantıksız politik nedenleri eleştirir. Labaki ise dini ve politik nedenlerle savaşan erkekleri sinema dilinin imkanları dahilinde Aristophones’e benzer bir bakış açısıyla eleştirir.

Filmin sonunda kadınlar; giysilerini, evlerini ve inançlarını erkeklerin “öteki” olarak gördüğü şekilde değiştirir. Erkekler yeni halleri nedeniyle kadınların delirdiklerini düşünür. Kadınlar gelecekte “ötekilik” yüzünden gerçekleşebilecek çatışmaları önlemek için “öteki” olmayı seçmiştir. Bu sayede her bir kadın, erkek için aslında “öteki” olmuştur ve eğer “öteki” ile bir çatışma yaşanacaksa önce erkeklerin kendi kardeşlerini, annelerini öldürmeleri gerekecektir.

Kadınların barışı sağlamak amacıyla kimlik üzerinden bir eyleme yönelmesi din ve mezhebe dayalı savaşlarla parçalanan Lübnan’ı ve genel olarak Orta Doğu coğrafyasını çok iyi anlatıyor. Kadınların “öteki” olmayı seçmesi, barışın “öteki”nin de aslında kendimiz olduğunun farkına varmamızla gerçekleşeceğini söylüyor.

Filmi izlerken Fairouz’un Li Beirut şarkısını hatırlamamak elde değil. Savaşla yerle bir olan Beyrut’a yazılan bir ağıt özelliği taşıyan şarkıda Fairouz, savaş yüzünden artık tanıyamadığı şehrini, denizini, evini anlatıyor.

Yüreğimin derinliklerinden selam sana ey Beyrut!

Denizine, evlerine, kocamış bir denizcinin çehresine benzeyen kayasına öpücükler. O kim?

O, halkının hamurundan, içkisinden, mis kokulu ekmeğinden ve yaseminlerden yoğrulmuştu. Bu koku nasıl ateşin ve dumanın kokusu oldu?

Küllerinden yeniden doğan ey Beyrut’um!

Şimdi ışığını kapattı benim şehrim, eline bir çocuğun kanı bulaştı, kapısını kapattı. Ve gökyüzünde yalnız şimdi, geceyle beraber yapayalnız.

Sen benimsim, benimsin, sarıp sarmala beni, benimsin.

Beyrut’a kalbimin derinliklerinden selamlar; denizine, evlerine, kocamış bir denizcinin çehresine benzeyen kayasına.

Sen benim sancağım, çıktığım ve döndüğüm yersin. Halkımın yaraları çiçek açtı şimdi, annelerin gözyaşları da.

Sen benimsin ey Beyrut, benimsin, ah sarıl bana…

Fairouz



280 görüntüleme

Son Yazılar

Hepsini Gör

1件のコメント


ksjdkskd
2023年8月06日

Çok güzel bir yazı olmuş! Yazara bir sorum vardı. Kahramanlık, fedakarlık ve cesaret gibi "hegemonik" eril değerlerden bahsederken kullandığı hegemonya kavramını hangi anlamda kullandı onu merak ettim. Bu değerler ne bakımdan hegemonik? Teşekkürler!

いいね!
bottom of page