• Atakan Özkaya

Film Analizi: Paris, Texas

Güncelleme tarihi: 30 Nis 2020

“...Koştu, dönüp hiç ateşe bakmadı. Sadece koştu. Güneş doğup daha fazla koşamayacak duruma gelene kadar koştu. Güneş batınca koşmaya devam etti. Beş gün boyunca, tüm izi kaybolana kadar bu şekilde koştu...”

Yukarıdaki monolog Forrest Gump’a ait değil, Wim Wenders’in Paris’ine ait. Paris, Texas’ına. Yani Paris, Texas’ın Travis’ine. Film ilk tohumları Paris’te , Paris, Texas’da atılan ve annesi ve babasının seviştiği araziyi satın alan Travis’in öyküsünü, retrospektif bir biçimde bize sunuyor. Karakterleri 180 derece farklı olan, aralarında fazlaca yaş farkı bulunan Travis ve Jane’in aşkının ve onun ürünü olan Hunter’ın öyküsü. Film Wim Wenders’in yol üçlemesi içerisinde yer almasa da birçok yönden bir yol filmi. Nasıl Alice in the Cities'de hayat ile bağları kopmak üzere olan bir fotoğrafçı, Phil, ile mutsuz bir evliliğin ürünü olan küçük kız, Alice, yolculuk yapıyorsa bu filmde de hafızasını sonradan kazanmaya başlayan tam anlamıyla bedeni hariç her şeyini kaybetmiş Travis ile amcasına baba diyen ve ışık hızı ile gidildiğinde iki eyalet arası süreyi ufak bir hata payıyla (yüzde otuz bin) hesaplayan küçük Hunter yolculuk yapıyor. Film çöl, kartal ve elinde su bidonu ve kafasında kırmızı şapkası ile kuma batmış Travis’in geniş açılı bir sahnesi ile açılıyor. Kamera Travis’e ve elindeki bitmiş su bidonuna odaklanınca bu berduşun filmimizin konusu edineceğini anlıyoruz. Suyunu tüketen bu adam, şans eseri bir polikliniğe girip dolaptan buz alıp ağzına atmasa filmimizin konusu olmak yerine Paris’te dolaşıyor olabilirdi, Paris, Texas’da. Kahramanımız filmin ilk 26 dakikası boyunca hiç konuşmaz, biz de gerçekten kardeşinin bunca çabasına rağmen hiç konuşmayacağını düşünürüz. İlk kelimesi “Paris” olur. Bildiğimiz Paris değil de Texas’da bir köy olan Paris’den bahsetmektedir. Filmi kadın-erkek ilişkileri teması ile göz önüne alacak olursak bu detay çok fazla önem kazanmaktadır. İlk başlarda misafirlerine Paris, Texas şakası yaparak takılan Travis’in babası gitgide bu duruma kendini inandırmaktadır. Bir süre sonra annesi, babası için asla yeterli gelmeyecektir. Mutsuz bir çiftin çocuğu olarak büyüyen Travis’in yaşamında bu anne-babanın etkisi kaçınılmaz hale gelecektir. Travis, Jane’e karşı doyumsuz olup kendisinden her zaman daha fazlasını; daha çok kıskançlık, daha çok ilgi isteyecek ve ilişkileri gerçek anlamıyla bir yangın ile son bulacaktır tıpkı Paul Dano yapımı Wildlife filmi gibi.

Kadın-erkek temasını incelemenin sonuna bırakıp şimdi Travis-Hunter ilişkisi üzerinden baba-oğul temasını ele alalım. Kafası bir hayli karışan Hunter’ın iki babası vardır. İlk başlarda doğal olarak amcası Walt’a yakın olup seçim zamanı geldiğinde Travis’i seçerek annesini aramak üzere gerçek babası ile yolculuğa çıkacaktır. Wim Wenders’in filmin ilk ve ikinci yarısını 8mm kamera ile çekilmiş belgesel tadında görüntüler ile bağladığını görüyoruz. Filmin yarısı boyunca karşımıza çıkmayan ve merak uyandıran Jane karakterinin gizemi bir akşamüstü 8mm'lik eski bir tatil kaydının oynatılmasıyla son bulur. Daha önce babasının kendisini okuldan alıp beraber yürüyüş yapmalarına dahi yüz vermeyen Hunter’ın, bu akşamdan sonra yumuşadığını görürüz. Çünkü bu video kaydı ile aslında biz seyirciler de yumuşar ve adeta kendimizi Travis ile özdeşleştiririz. Ertesi günü okul çıkışı baba-oğul yürüyerek eve dönerler. Nihayet uzun yıllar sonra baba-oğul birbirlerini bulmuşlardır, senkronize adımlar atarak, karşı kaldırımlarda...


Travis’in mutlu günlerini izleyişi, filmin retrospektif bakış açısına katkı sağladığı gibi artan gerginliği azaltır ve bilinmezliği netleştirir. Travis’in Jane’i aramaya çıkacağını anlarız ki öyle de olur. Eldeki bilgi her ayın beşinde Jane’in bir banka şubesine uğradığıdır. Bu ipucundan yola çıkan baba oğul telsiz ile bankanın belirli bölgelerine dağılarak kadını gözetlemeye başlar. Kırmızı vosvosu ile Jane karşımızdadır. Şunu belirtmeden geçemeyiz ki Wim Wenders, bu filminde renkleri tam olarak senaryoya hizmet edecek şekilde kullanmıştır. Yolculukları sırasında baba-oğul, kırmızı gömlek ve kazak giyerler. Jane’in de kırmızı vosvosu ile karşımıza çıkması bir bütünlük duygusu oluşmasını sağlar. Baba-oğul Jane’i takip eder ve Travis Jane’in nerede çalıştığını öğrenir. Kadınların erkeklere cinsel olarak hizmet ettiği bir mekandır.

Ertesi gün Travis, oğlunu otelde bırakarak Jane ile yüzleşmeye gider. İşte filmin yükseldiği, adeta zirveye adını kazıdığı nokta burasıdır: Travis’in muhteşem tiradı. Bahsetmeden geçmek olmaz, geçtiğimiz günlerde Emmy ödülü alan Haluk Bilginer’in Masumiyet filmindeki tiradı, bu tiradın bizim sinemamıza yansımasıdır. Filmimize dönersek Travis’in tiradı, bize Jane ile yaşadıkları tutkulu ilişkiyi aktarır; Travis işe girip para kazanıp daha sonrasında Jane ile daha fazla zaman geçirmek için işinden ayrılmaktadır. Sonrasında hamile kalan Jane, Hunter doğduktan sonra değişmeye başlar ve adeta çocuk dünyaya getirdiği için Travis’e öfkelenir. Jane özgür bir kadındır, kendisini zincirleyen bu çocuğa ısınamaz ve annelik duygusu, özgürlük duygusunu bastıramaz. Tutkulu aşkları adeta bu çifti güçlü bir şekilde farklı dünyalara savuracaktır. Bu noktada Travis’in Jane’i arayıp bulmasının tekrardan bir araya gelmeleri için olmadığını belirtmemiz gerekir. Travis bu imkansızlığın farkındadır. Bu melankoliye sahip olarak bir cam arkasından, ki bu cam Travis’e cam olarak Jane’e ise ayna olarak hizmet eder, seslenir. Burada Wenders’in iki farklı odada olan ikiliyi, ikisinin de yüzü bize dönük olarak ve Travis’i sağ merkeze alan bir çekim ile her ikisinin de mimiklerini ve duygularını tam anlamıyla verecek şekilde sunduğunu belirtmeliyiz. (Daha sonra sahnenin devamı bu sefer sol merkeze Jane’i alıp aynı şekilde devam edecektir.) Başta Travis’i göremeyen Jane, tirad ilerledikçe karşısındaki erkeğin her gün hizmet ettiği diğer erkeklerden farklı olarak Travis olduğunu anlar ve ağlamaya başlar. Jane’in de söyleyecekleri vardır, daha öncesinde yüzlerce defa konuşma hazırlamıştır ancak zaman geçtikçe unutmuştur. Zihnindeki Travis imgesi dahi adeta silinmeye başlamıştır. Hunter’ın oda numarasını ve kaldığı oteli söyleyerek Travis sahneden ayrılır ve Jane ile bizi baş başa bırakır.

Filmin son sahnesi geniş bir çekim ile açılır, adeta bir Hopper tablosu gibi ama dışarıdan içeriye bakmak yerine tam tersini yapar yönetmen. Şeffaf bir cam arkasından birçok oda ve birçok yaşam belirir ama kameranın merkezinde anne-oğul Jane ve Hunter vardır. Yalnız başına kalan Travis’in tekrardan yolculuğa çıktığı bir sahne ile film biter. Wim Wenders’in The End Of Violence filminden de bilindiği gibi Edward Hopper’ın tabloları ile doğrudan veya dolaylı olarak filmlerini süslemektedir. Paris, Texas'da Travis’in yalnız başına ayakkabıların yanında oturduğu sahne ve Walt’ın yaşadıkları evin çekimi Hopper tablolarını andıracak niteliktedir.

608 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör