top of page
  • Kerem Mazman

Feminist Bir Peri Masalı: The Tale of Princess Kaguya

Uyarlamalar sinema tarihinin başından beri sinemanın önemli bir parçası olmuştur. Birçok büyük yönetmen uyarlama filmler çekmiştir. Ama bazı yönetmenler kariyerlerini uyarlamalar üzerine kurmayı tercih etmiştir. Isao Takahata da bu yönetmenlerden biri. Animeseverlerin  favori stüdyolarından Stüdyo Ghibli’yi kurmadan önce yaptığı televizyon işlerinin de Ghibli için çektiği filmlerin de çoğunu uyarlamalar oluşturuyor. Bu yazının da konusu olan Tale of Princess Kaguya yani Prenses Kaguya Masalı Takahata’nın diğer uyarlamalarından farklı bir yerde duruyor.



Filmi Takahata’nın diğer uyarlamalarından ayıran en önemli şeylerden biri uyarlanan eserin yaşı. Hikaye Japon edebiyatının en eski eserlerinden biri olan Bambu Kesicinin Hikayesi’ni temel alıyor. 9. yüzyıldan kalan bu hikaye birçok kişi tarafından yeniden yorumlanmış. O kadar ki Japon popüler kültürünün hatırı sayılır bir kısmında etkileri görülebiliyor. Takahata da hikayeye kendi yorumunu getiriyor ama diğer uyarlamaların aksine bunu eserin içerdiği temel fikirleri koruyarak yapıyor. Yaptığı eklemelerin çoğu eski bir hikayeye yeni bir yorum getirmeyi değil o eski hikayenin içinde var olan evrensel temaları vurgulamayı sağlıyor. 


Hikaye, 9. yüzyıl Japonya'sında fakir bir bambu kesicisini anlatıyor. Bir gün bu bambu kesicisinin başına bir mucize geliyor. Ormanda bir bambu sırığının içinde parmak boyunda bir prenses buluyor. Prensesi evine getiriyor ve çocuğu olmayan bambu kesicisi karısıyla birlikte bu küçük kızı evlat ediniyor. Bambunun içinden doğan kız bir bambu bitkisi gibi hızla büyüyor ve hikaye bu kızın yani Prenses Kaguya’nın hayatını anlatıyor. 



Filmde yaşanan olayların neredeyse hepsi özgün hikayeden alınmış. Yapılan eklemeler veya değişiklikler de eserin ruhuna uygun. Takahata’nın yaptığı en önemli değişiklik hikayenin bakış açısı. Filmin uyarlandığı metnin ismi Prenses Kaguya’nın Hikayesi değil, Bambu Kesicinin Hikayesi. Takahata, 9. yüzyılın ataerkil Japonya’sında bir erkeğin bakış açısından anlatılan hikayeye feminist bir yorum getirmiş ve Kaguya’nın hissettiklerine odaklanmış.Kaguya’nın yaşadıkları hikayede bambu kesicisinin bakış açısından anlatılırken filmde aynı olaylar Kaguya’nın bakış açısından anlatılmış. Bu durum seyircinin kendisini Kaguya’yla özdeşleştirebilmesini sağlayan bir tercih olmuş.


Kaguya’nın film boyunca giydiği kıyafetler ataerkil düzenin kadınlar üzerinde kurduğu baskıyı anlatmak için kullanılan çok etkili bir metafor. Filmin başında küçük prenses, bir bebeğe dönüşürken kıyafetlerini üzerinden atıyor. Bu sahne ilerideki benzer sahnelerin habercisi. O sahneden şehre gidene kadar Kaguya’yı sadece rahat köy kıyafetleriyle görüyoruz. Bu giysiler rahatlıklarının yanı sıra işlevsel de. Köyde birlikte oynadığı çocuklardan biri olan Sutemaru’nun kolunu incittiği sahnede Kaguya eşarbını çıkarıp Sutemaru’nun kolunu sarmak için kullanıyor mesela. Daha sonra şehre gidiyor ve onu rengarenk elbiseler karşılıyor. Elbiseleri giymeyi çok istemiyor, genelde günlük giysilerini giymeye devam ediyor. Ama büyüdükçe sistem ona bu kıyafetleri giydiriyor. Kıyafetler ataerkil sistemin kadınları soktuğu kalıpları gösteriyor. Ad koyma töreninde kendisi hakkında olumsuz konuşan konukları duyup kaçtığı sahnede kıyafetlerini birer birer üzerinden atması bunaldığı patriarkal düzenden kurtulup doğaya dönme çabasını gösteriyor. Filmin kalanında da bu kural geçerli, Kaguya’nın kıyafetlerini çıkardığı sahneler Kaguya’nın patriarkal düzenden bunaldığı, daha fazla dayanamadığı sahneler. O şatafatlı elbiseler hem fiziksel olarak Kaguya’nın hareketlerini kısıtlıyor hem de Kaguya’nın hayatını kısıtlayan bir sistemi temsil ediyorlar. Böyle bakınca son sahnede istemediği halde Ay insanları tarafından ona giydirilen elbisenin de Kaguya üzerinde bir baskı oluşturduğu görülüyor.



İnsan-doğa ilişkisi filmde üzerinde durulan bir diğer tema. Kaguya ormanda yaşarken hayattan zevk alıyor ama şehre geldiğinde bu zevk yavaş yavaş kayboluyor. Şehrin getirdiği ataerkil düzenin sıkışmışlığından kaçmak için kendisine bir bahçe kuruyor. Bu bahçeyi de eski evinin etrafına benzeyecek şekilde dekore ediyor. Ancak bunlar sahte avuntular, hiçbiri gerçek doğanın yerini tutmuyor. Ad koyma töreninden sonra Kaguya doğaya kaçıyor ama doğayı da beklediği gibi bulmuyor. Çocukluğunda yemyeşil olan orman artık çorak halde. Bahçe; eski evlerini değil, eski evlerinin Kaguya’nın hatırasındaki halini hatırlatıyor aslında. Kaguya’nın doğa ve şehir arasında sıkışmışlığını gösteren şeylerden biri de ismi. İsmini almadan önce köylü çocuklar kıza “Küçük Bambu” diye hitap ediyorlar, babası ise ona “Prenses” diye hitap ediyor. Daha sonra isim töreninde bu iki kimlik, babasının onun için hayal ettiği gelecek ve kendi istediği gelecek, buluşuyor. Artık adı “Kaguya Hime”, yani Bambunun Prensesi.


Hikayenin isminde yapılan değişiklik ve odağın Kaguya’ya kayması bambu kesicisinin önemsiz bir karakter olduğu anlamına gelmiyor. Takahata Kaguya’nın sahnelerine feminist bir anlatı eklediği gibi babasına da bir sınıf çatışması eklemiş. Babası Kaguya’nın prensesliğini kendi konumunu güçlendirmek için kullanmak istiyor. Yaptığı şeyin kızı için de iyi olacağına yürekten inanıyor. Ama kızı sayesinde içine girmeyi hayal ettiği üst sınıf onu kabul etmiyor. Soyluların kendi aralarındaki konuşmalarında ondan nasıl aşağılayıcı bir dille bahsettiklerini duyuyoruz. Soyluların Kaguya’yla evlenmeyi denemeye karar verdikleri sahnede bile alt sınıftan olan babasıyla kan bağı olmaması, bir bambu bitkisinden dünyaya gelmesi, vurgulanıyor. Babanın üst sınıfa uyum sağlayamadığını gösteren detaylardan biri kapılardan geçerken kafasındaki şapkanın sürekli kapı eşiğine çarpması. Şapka takan soylu karakterler kapılardan geçerken eğilmeyi unutmuyorlar, şapka vücutlarının doğal bir uzantısı. Üst sınıf hayatının getirdiği her şey babanın üzerinde eğreti duruyor.



Filmin bu kadar etkili olmasının en önemli sebeplerinden biri nevi şahsına münhasır görsel stili. Filmin sanat dizaynı Bambu Kesicinin Hikayesi’nin yazıldığı dönemin Japon çizimlerini anımsatıyor. Çizimler hikayenin masalsı havasını destekliyor. Çizgiler ana akım animasyonun keskinliğinden yoksun. Çizen elin daha rahat göründüğü, daha dışavurumcu bir görsellik var. Arka planlar için suluboya kullanılmış. Suluboya resimlerin kenarlarında bırakılan beyaz kısımlar yüzünden tamamlanmamış gibi görünmesi görsellerin bir rüya gibi hissettirmesini sağlıyor. Bu tercihlerin hepsi birleşip diğer Ghibli filmlerinden farklı bir anlatım dili kurmaya yarıyor. Bu görsellik aynı zamanda hikayenin bakış açısını sağlamlaştırıyor. Ana karakterimiz Kaguya, bu sebeple her sahneyi onun bakış açısından izliyoruz. Dünya’da geçirdiği kısa süre Kaguya için büyülü bir deneyim. Bu deneyimin hülyalı hissiyatı da bize çizimlerle hissettiriliyor.


Bir animasyon filminde görselliğin önemi çizimlerin durgunken neyi hatırlattığı değil hareket etme şeklinin hissettirdikleridir. Animasyon canlandırma demektir. Bir animasyon filmde en önemli şey resimlerin her birinin kalitesi değil bu resimlerin nasıl canlandırıldığıdır. Karakterlerin nasıl ve ne kadar hareket ettiği bize o karakter hakkında bir şey söyler. Şehre gidene kadar izlediğimiz sahnelerde Kaguya’nın hareketleri oldukça canlı. Şehirde üzerine prenses kıyafetleri giyince ise canlılık seviyesi düşüyor. Hocası Leydi Sagami’nin vücuduyla herhangi bir hareket yaptığını görmüyoruz, her sahnesinde olabildiğince durgun. Kaguya da yavaş yavaş etrafındaki olaylara kayıtsızlaşıyor, statüsüne uygun görülen şekilde ağırbaşlı davranıyor. Bu ağırbaşlılık çizimlerin hareket etme miktarı düşürerek hissettiriliyor. Takahata çizimleri canlandırma biçimini değil çizimlerin canlandırılmamasını anlatısı için kullanıyor.



Ara sıra Kaguya’nın duygusuz kabuğunu kırıp içindeki çocuğu açığa çıkardığını görüyoruz. Mesela isim şenliğine hazırlandığı sahneden isim şenliğinde onun hakkında konuşan erkekleri dinlemek zorunda kaldığı yere kadar çok az hareket ediyor. Sahnenin çoğunda etrafındaki insanlar hareket ederken Kaguya sabit bir resim olarak duruyor. Bu saygın prenses maskesi yoğun duygular hissederek kaçtığı sahnede kırılıyor ve çizimler duyguları hissettirecek şekilde daha hareketli ve dışavurumcu hale geliyor. Titreşen çizgiler büyük bir duygu yoğunluğunu yansıtıyor. Film boyunca tutarlı olan çizim tarzının bazı sahnelerde karakterin hislerine göre değişmesi dünyanın o karakterin bakış açısından gösterildiğini hatırlatıyor. Dünyanın çizim tekniğinin sadece Kaguya’nın duygularıyla değişmesi ise Kaguya’nın ana karakter olduğu fikrini sağlamlaştırıyor. Benzer sahneler filme yayılmış şekilde bir çok yerde görülebiliyor. 


Bir diğer önemli sahne Sutemaru’nun hırsızlık yaparken yakalandığı an. Kaguya’nın arabaya binmesinden Sutemaru’yu duymasına kadar geçen süredeki sahnelerde Kaguya’yı hiç hareketli görmüyoruz. Aynı sahnede başka karakterleri ve objeleri hareketli gördüğümüz için bu hareketsizlik daha çok göze batıyor. Sutemaru’yu duyduğu anda Kaguya’nın soğuk prenses personası kırılıyor ve hareket etmeye başlıyor. Sutemaru ile bakıştığı sahnede Kaguya sabit olmasına rağmen üzerindeki çizgileri titrek görüyoruz. Bu dışavurumcu titreklik duygu yoğunluğunu aktarmakta çok başarılı, bu tarz sahelerin etkisini arttıran şey ise her dışavurumcu sahnenin öncesinde hareketsiz sahneler bulunması. Takahata bu tarz sahnelerde üzerine uğraşılmış çizimlerin kusursuzluğunu değil aceleyle yapılmış çizimlerin tutkusunu kullanıyor. Filmin canlı çekim değil animasyon olmasının anlatıya faydası böyle sahnelerde ortaya çıkıyor. Filmin çoğu sahnesi için kullanılan animasyon tekniği o sahnede yaşanan olayla uyumlu. Takahata farklı animasyon tekniklerini filmin anlatım gücünü canlı çekimde yapılamayacak şekilde arttırmak için kullanıyor.



Prenses Kaguya Masalı eski çağlardan kalan bir eserin nasıl uyarlanabileceği konusunda ilginç bir örnek sunuyor. Bu kadar eski hikayeleri modernize ederken hikayede geçen olayları daha modern bir zamana uyarlamak çok tercih edilen bir yöntem. Ama İsao Takahata 9. yüzyıldan kalma bir Japon hikayesini dönemini koruyarak modernize ediyor, hikayenin havasını bozmadan hikayeye yeni katmanlar ekliyor. Ve bu evrensel temaların çoğu Takahata’nın hayal gücünden değil Bambu Kesicinin Hikayesi’nden çıkıyor. Hikayenin aslına bu kadar yakın şekilde modernize edilebilmesi gösteriyor ki Bambu Kesicinin Hikayesi gibi bugüne kadar etkisini sürdürmüş eski hikayeler aslında eski hikayeler değil eskimeyen hikayelerdir. Masallar, destanlar, halk hikayeleri gibi metinler insanlık haline dair zamansız tespitlerde bulunur, unutulmamalarının ve gelecekte de hatırlanacak olmalarının sebebi budur.

67 görüntüleme

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page