• Görüntü Dergi

Kolektif Liste: Karantinada İzlediklerimiz

Görüntü yazarları olarak bir süredir ortalarda yoktuk. Verdiğimiz kısa arada yeni içerikler üzerine çalışmaya, bol bol film izlemeye vakit bulmuş olduk ve dönüş yazımız olarak da bu filmlerden oluşan kolektif bir seçki hazırladık.

Yazarların karantina döneminde izlediği filmlerden oluşan bu seçkiyi hazırlarken bir temayla sınırlandırmak yerine en çok etkilendiğimiz filmler üzerine odaklanmayı önceledik. Fazlasıyla içten bir içerik olacağına inandığımız bu seçkinin devamını her ay bir yazarın önerileriyle sürdürmeyi planlıyoruz. Keyifli okumalar, belki de keyifli keşifler dileriz.


The Lodger: A Story of the London Fog (1927, Yön: Alfred Hitchcock)


Yazan: Deniz Ekim Tilif


Sessiz sinema dönemi eserlerine açlığımın kabardığı bir dönemde izledim The Lodger’ı. Henüz kariyerinin başında olan Alfred Hitchcock’un -en iyi ihtimalle- gelecek vaat eden ama amatörce bir işini görmeyi beklerken daha gencecik yaşında olağanüstü vizyon sahibi bir yönetmenin perspektifine hapsolmuş halde buldum kendimi. Buradaki hapisliği olumlu anlamda kullanıyorum elbette, zira film Alman Ekspresyonizmini akla getiren ışık oyunları ve oyunculuk stilleriyle, büyüleyici biçimde tehditkar müzikleri ve başka etkileyici teknik numaralarıyla size içine gömülürken asla sıkılmayacağınız bir 90 dakika vaat ediyor. Zamanının ötesinde seyreden sürpriz sonu ise cabası. Sinema retrospektifinde yeterince incelenmeyen hayli kaliteli bir gerilim filmi deneyimlemek isteyen herkes The Lodger’a bir şans tanımalı.


Sivas (2014, Yön: Kaan Müjdeci)


Yazan: Feyzullah Ünnü


Erkeklik olgusunun, erkek olmanın ele alındığı filmler sinemamızda oldukça sık rastlanır düzeyde. Hatta ‘dertli yalnız adam’ adı altında toplanabilecek bir alt türden bile bahsedebiliriz. Ama Sivas, ilkokul çağındaki bir çocuğun, Aslan’ın erkeklik mücadelesini ele alarak konuya farklı bir noktadan yaklaşıyor. Akranlarıyla rekabet içinde olan, sevdiği kıza karşı böbürlenen ve sahiplendiği köpeği Sivas’la erkeklerin içinde yer almaya çalışan bir çocuk Aslan. Bir yanıyla çok tanıdık, bir yanıyla da oldukça farklı gelen bu mücadele ve yarış ortamında kendince bir yol bulma gayretindeki bu çocuğun hikayesi kesinlikle izlemeye değer.


The Last Black Man In San Francisco (2019, Yön: Joe Talbot)


Yazan: Gökçe Erdoğan


Yapımcılığını Plan B’nin, dağıtımcılığını A24’un üstlendiği The Last Black Man In San Francisco’da göze ilk çarpan şeylerden biri sinematografi. Müziklerle birlikte kadrajların ve San Francisco’nun kendi yapısının birleşmesi adeta şehre yazılmış bir aşk mektubu gibi gözüküyor. Filmi, gençliklerinden beri arkadaş olan ve San Francisco’da büyüyen, başrolde de yer alan Jimmie Fails ve yönetmen Joe Talbot birlikte yazmış. Tam da bu yüzden şehre ve şehrin insanlarına olan sevgilerinin samimiyeti gerek senaryo gerek oyunculuklarla izleyiciye geçiyor. Eğer bir şehirle, mesela benim İstanbul’la sahip olduğum gibi bir aşk-nefret ilişkisine sahipseniz bu filmde bağlantı kurabileceğiniz pek çok şey görebilirsiniz.


Youth (2015, Yön: Paolo Sorrentino)


Yazan: Hazal İnak


İnsan doğar, büyür ve ölür. Bu hikayenin sonuna yaklaştıkça hayatın içerdiği bütün o kaos sadece defalarca izlenen sıkıcı bir film gibi gelir, hiçbir şeyi anlamlandırma gereği duymaz ya insan, Youth bu noktayı merkezine alarak bize şahane bir deneyim sunuyor. Paolo Sorrentino'nun yazıp yönettiği 2015 yapımı Youth, gençliğe olan iç çekişi, geçmişin pişmanlıklarını ve geleceğin sıkıcı endişelerini enfes bir görsel şölen ile anlatıyor. Film, karakterleri çok farklı fakat özleri aynı iki arkadaşın sadece "iyi" üzerinden ilerleyen dostluğunu ve bu iyinin sınırlarını temel alıyor. İsveç'te bir otelde geçen ve sinema seyri ile göz dolduran Youth, gerek ele aldığı konular gerekse not alınası metinleriyle karantinada izlenecek en keyifli filmlerden.


Le Bonheur (1965, Yön: Agnes Varda)


Yazan: Kayra Kocagil


Agnes Varda'nın ölüm yıldönümünde yönetmenin henüz izlemediğim bir filmini ararken Le Bonheur’ü hakkında hiçbir açıklamaya bakmadan sadece isminden ötürü seçtim. Türkçesi "mutluluk" olan film evli bir erkeğin eşi ve sonradan aşık olduğu bir kadın arasında kalışını anlatıyor. Çok eşlilik, aldatma ve aşk kavramlarına değinen filmin beni en etkileyen repliği "Happiness is not cheerful" (“Mutluluk neşeli değildir”) oldu. Bu aşk draması hepimize yürekten dokunuyor.


Blow-Up (1966, Yön: Michelangelo Antonioni)


Yazan: Melis Şahin


Karantinada yaptıklarım arasında gece gündüz Blow-Up'ı düşünmek de vardı. Her türlü okumaya açık ve bolca ters köşe yapan enfes bir Antonioni filmi Blow-Up. Senaryosu, sinematografisi, oyunculukları, mekanları kısacası her şeyi olması gerekenin çok üstünde. Bu kadar harika bir film yaptığı için harika adam Antonioni'ye kucak dolusu sevgiler! Ve tabii ki bu inanılmaz filmle yolumu kesiştirdiği için harika kulüp BÜ(S)K'e de…


Vozvrashchenie - The Return (2003, Yön: Andrey Zvyagintsev)


Yazan: Nazlıcan Doğan


The Return, anne ve büyükanneleriyle birlikte yaşayan ve babalarını yalnızca bir fotoğraftan tanıyan iki erkek kardeş Andrey ve Ivan’ın dokunaklı öyküsünü anlatıyor. Bu iki kardeşin, babalarının yıllar sonra eve dönmesiyle çıktıkları yolculuğa dahil oluyoruz, fakat umulmadık olaylara gebe olan bu yolculuk kardeşlerin beklediği gibi geçmiyor. Hem anne ve büyükanneyi bilinçli bir şekilde dışlayan tutumuyla, hem dinsel referanslarıyla babanın iktidar temsilinin pekiştirildiği film aynı zamanda Andrey Zvyagintsev’in ilk uzun metraj deneyimi. The Return bir ilk film olmasıyla gösterime girdiği yıl büyük yankı getirmiş, aday olduğu festivallerden bol ödülle dönmüştü. Şiirsel anlatımıyla gönlümde taht kuran filmin bendeki tesirini ancak şöyle özetleyebilirim: Tarkovsky izleseydi kesinlikle beğenirdi!


White Men Can't Jump (1992, Yön: Ron Shelton)


Yazan: Oğuz Berkcan Üstün


White Man Can’t Jump, benim gibi basketbolla büyümüş, oyunlarla örülü çocukluğunun ilk defa büyük toplumsal kaygılarla karşılaştığı dönemlerde kendine nefes alacak bir alan olarak bu sporu bulan her bireye dokunacak,tatlı bir komedi ve basketbol filmi. Esasen filmin birçok problematik yanı da mevcut. En basitinden büyüyememiş, olgunlaşamamış erkekliği tatlı bir şey olarak sunuyor diyebilirim. Elbette hem benim hayatım ergenliğimdeki kadar küçük değil, hem de dünya bu filmi tekrar çekebilecek kadar çoğu konuya gözü kapalı değil artık. Bu olumlu dönüşümlerle beraber, eskiye göre daha olgunlaşmış ve küçüklüğün kabuğunu kırmış bir genç olarak bu filmi tekrar izlemek, geçmişe bir göz atma hissi veriyor diyebilirim. Çocukluğunda ailesi ile TV8’in yayımladığı Türkçe dublajlı Amerikan filmlerini çokça izlemiş biri olarak bana İstanbul’daki öğrenci evimden, İzmir’deki aile evime, odama dönmüş ve biraz nostalji hissi, biraz gözlemci bakışıyla beraber geçmişimi taramışım gibi hissettirdi. Odamda bulduğum şeyleri düşünürken ise beni keyifli vakit geçirmekten alıkoymadı. Sizlere de keyif dolu bir seyir tecrübesi yaratması dileğiyle.



Son Paylaşımlar

Hepsini Gör