• Aybala Şimşek

Deneysel Sinemada Yeni Bir Çağ: Maya Deren

“Amatör sinemacılar, profesyonellerin senaryo ve diyalog yazarlarına, eğitilmiş oyuncularına, özenle hazırlanmış teknik ekiplerine ve film setlerine, devasa yapım bütçelerine imrenmek yerine, tüm profesyonellerin ona imrendiği asıl avantajını kullanmalıdır, yani özgürlüğünü; hem sanatsal hem de fiziksel açıdan.”

Adı avangart sinema dünyasında yaygın olarak bilinse de sinemayı genel bir kavram olarak ele aldığımızda Maya Deren de, sinemaya yaptığı bunca katkıya rağmen, avangart türünün yaşadığı ikinci plana atılma durumunun doğal olarak kurbanı oluyor ve eğer deneysel sinemaya özellikle merak sarmadıysanız adını gereğinden çok az duyuyorsunuz. Oysaki 1940’lı yıllarda yaptığı filmlerin günümüzde bile çağ dışı olması, filmlerinin ne kadar zamansız olduğunu gösteriyor. Ayrıca, sayısız deneysel sinemacının yanı sıra, tarzı “sıra dışı” olarak adlandırılan günümüzün bazı popüler yönetmenlerine de ilham vermesi hem onun değerlerini yaşatmış hem de sinemaya çok şey katmıştır. David Lynch’in Mulholland Dr. ve Lost Highway filmlerinde açıkça görülüyor ki Meshes of the Afternoon bu iki filme de esin kaynağı olmuş. Günümüzden biraz daha geriye gittiğimizde ise Ingmar Bergman’ın The Seventh Seal filmindeki meşhur satranç sahnesinin, Maya Deren’in At Land filmiyle ne kadar benzeştiğini görüyoruz. Ve kim bilir izlemediğimiz veya izleyip de fark edemediğimiz nice filme daha esin kaynağı oldu Deren.

Hayatından kısaca bahsetmek gerekirse; 1917 yılında Kiev’de Yahudi bir ailede dünyaya gelen Maya Deren henüz 5 yaşındayken, o zamanın Yahudi karşıtı politikaları sebebiyle ailesiyle beraber ülkesini terk edip New York’a göçüyor. Ömrünün neredeyse tamamını New York’ta geçiren Deren’in, özellikle üniversite hayatını hem feminist hem sosyalist hareketlere aktif bir şekilde katılarak geçirdiği göz önüne alınınca, sinemada avangart çizgisini benimsemesi doğal bir hal alıyor, zira avangart; toplumun geleneksel değerlerinden uzaklaşmak, yeni bir çığır açmak, popülizmin kısıtladığı sanatı kalıplarının dışına çıkarmak ve onu asıl özgürlüğüne kavuşturmak üzerine kurulmuş bir tür. Böyle bir türe bile yenilik katabilmek büyük bir yaratıcılık, bu yaratıcılığı ifade edebilecek bir yetenek ve ikisinin birleşimi ortaya koyabilecek bir özgürlük alanı gerektirir. Özellikle o yıllarda bir kadın olarak bunları başaran Maya Deren’in de bu değerlere ne denli önem verdiğini yazının girişindeki sözünden ve kendi deyimiyle “Hollywood’un bir ruja harcadığı” kadar olan bütçesiyle film yapmasından anlayabiliriz. Ayrıca filmlerinin, müziğin duyguları manipüle etmemesi adına, soundtrack’siz oynatılmasını tercih etmesi de film anlayışını idrak etmemiz açısından hoş bir detay. (Filmlerinin şu an internette bulunan versiyonlarının bazılarına ikinci kocası, bazılarına da hayranları tarafından müzik eklenmiş.)

Aynı zamanda bir dansçı, film teoristi, şair, öğretim üyesi, senarist, yazar, fotoğrafçı ve aktivist olan Maya Deren’in koreograf kimliği, sinemadaki çizgisini oluşturmasına çok büyük katkılar sağlıyor ve bu durum hemen hemen her filminde hissediliyor; zaten kendisi de film çekme amaçlarından birinin “dünyayı dans ettirmek” olduğunu, A Study in Choreography for Camera filmi hakkında konuşurken belirtiyor: “İş bir dansçının koreografisini yapmakta değil, o an çerçevenin içinde ne varsa onun koreografisini yapmakta; boşluğun, ağaçların, hareketli veya hareketsiz her nesnenin. Bu husus, film koreografisi ile dans koreografisinin ayrıştığı, benim de bu filmde yapmayı amaçladığım şey.”


Deren’in yönetmen kimliği ise babasından ona miras kalan az bir miktar parayla 16mm bir kamera almasıyla ortaya çıkıyor ve kendisi de bu kameranın hayatını nasıl değiştirdiğini şu sözlerle anlatıyor:

“Film yapımcısı olmadan önce şairdim ve çok yeteneksiz bir şairdim, çünkü görüntüler bazında düşünüyordum. Şiir, zihnimde oluşan görsel deneyimleri sözcüklere dökme çabasıydı. Elime bir kamera aldığımda ise evime dönmüş gibiydim. Sanki hep yapmak istediğim şeyi yazı formuna çevirmeme gerek kalmadan yapıyor gibiydim.”

Aslında Maya Deren’in kendini şair olarak yeteneksiz görmesinin sebebi, zihnindeki imgeleri kelimelere dökmedeki eksikliği değil, bu imgelerin kelimelerle ifade edilemez oluşu; çektiği filmler de adeta bu hipotezi doğrular nitelikte. Bunu detaylıca incelemek adına 1943 yapımı Meshes of the Afternoon’u ele alalım.

Meshes of the Afternoon

Maya Deren’in ilk ve en bilindik filmi olan Meshes of the Afternoon için ayrı bir başlık açmak gerek zira bu filmin, Deren’in sonrasında yaptığı işlerin de bir ön gösterimi olduğu söylenebilir. David Lynch’in iki başyapıtı Mulholland Dr. ve Lost Highway’e de ilham verdiğinden bahsetmiştik. Filmin, gerçek ile hayal arasında kalmışlık, olay örgüsünden kopukluk, yoğun bir düşsel anlatım gibi ögelerini göz önüne aldığımızda, Lynch’in filmlerine esin kaynağı olması gayet olağan. Bunun yanı sıra, o dönemde benzeri görülmemiş bir kamera kullanımıyla bu film, şüphesiz ki deneysel sinemada yeni bir soluk açmıştır. Ayrıca filmin, sıkça yapılan yorumların aksine “sürrealist” olmaktan ziyade felsefi olduğu daha yerinde bir yorum olur. Deren de böyle düşünüyor olacak ki kendine takılan “sürrealist yönetmen” etiketlerini her zaman reddetmiş.

Deren, amacının bir olayı direkt olarak aktarmak yerine, bir insanın o olay üzerine deneyimlediği hisleri film yapmak olduğunu söylüyor. Bunu başarmış olacak ki izleyen her insan Meshes of the Afternoon’da kendine göre bir şeyler buluyor ve filmi çok farklı şekillerde yorumlayabiliyor. Beni en çok etkileyen bir yönü de bu olmuştu zaten, herkesin tek bir filmden çok farklı çıkarımlar yapabilmesi. Bunlardan başlıca iki analize örnek olması açısından değinelim:

Film, adeta bilinçaltımızı ve burada yatan anksiyeteyi bir karabasan formuna sokup önümüze sunuyor. Bir rüyadayız, birinde bize ait bir şey var, onu yakalamaya çalışıyoruz ama ne o varlığa yetişebiliyoruz ne de yetişsek bile bize ait olan şeyi geri alabiliyoruz. O varlığı tanıyoruz ama yüzünü net olarak göremiyoruz. Bu rüyadan çıkmanın tek yolu yeni bir rüyaya uyanmak ve yine yüzleşmek istemediğimiz hislerimizle mücadele etmek; bu kısır döngü bu şekilde sürüp gidiyor. Bu aslında insanların rüyasında çok kez yaşadığı bir durum, fakat rüya kadar “sadece kişiye ait” olan, o ana kadar yaşadığımız kişisel deneyimlerden yaptığımız kişisel çıkarımların saf bir haldeki yansıması olan bir olguyu, bambaşka insanların da ortak hislerle deneyimlediğini görmek belki de bizi bu filme çeken şey. Önerim üzerine bu filmi izleyen, avangart sinemayla yeni tanışan bir arkadaşım da aynı şekilde “Deren’in enerjisini kelimelere dökme zahmetine girmemesinin hislerini en yoğun haliyle aktarabilmesini sağladığını ve insanın sadece kendi içinde deneyimlediği hislerin, kendinden bağımsız bir şekilde de var olabildiğini görmenin ne kadar ürkütücü olduğunu” ifade etmişti. Bu durumu 20. yüzyılın önemli deneysel sinemacılarından Stan Brakhage’ın yorumuyla, “Maya Deren’in bilincinin katmanlarda gezinerek bu filmi yaptığını ve bu sayede izleyenlerin de aynı deneyimi yaşadığını” söyleyerek özetleyebiliriz.

Filmin diğer bir okuması ise olayı feminist bir bakış açısıyla ele alıyor. Filmdeki kadının, birlikte olduğu erkekle mutlu olmadığını görüyoruz. Ancak, Deren yine de, üzerinde kurulmuş geleneksel baskıların dikte ettiği üzere bu ilişkiyi sürdürmek zorunda hissediyor ve bastırdığı feminen kişiliğinin bir sonucu olarak bu rüyayı görüyor. Film boyunca yüzü “ayna” olan varlığı kovalayan Deren, varlık nihayet yüzünü ona döndüğünde, burada kendisini görmeyi bekliyor ama ataerkil toplumda yer edinemeyen kadın aynaya baktığında bile bir erkek görüyor, çünkü sadece bu şekilde var olabiliyor. Ayrıca Deren, gördüğü rüyalarda kendi kimliğini bulmaya çalışırken, her seferinde onu uyandıran kocası, sanki Deren’i bilinmezlikte boğulurken kurtaran ve her şeyi iyileştiren bir kahraman görevi görüyor.

Divine Horsemen: The Living Gods of Haiti

Maya Deren’in diğer filmlerinden konsept olarak ayrışan, 1 saate yakın süresiyle en uzun filmi olma özelliğini taşıyan ve etnografik bir belgesel olan Divine Horsemen için de ayrı bir başlık açmak istedim. Haiti’nin yerel halkının gerçekleştirdiği ritüellere, özellikle de voodoo inancına merak saran Deren, dört kez Haiti’ye gidiyor ve burada Divine Horsemen: The Living Gods of Haiti adlı belgeseli çekiyor. Ne yazık ki bu filmi asla tamamlayamıyor fakat aynı isimde bir kitap yazıyor. Düzenleme ve yayınlama işi, Deren’in erken vefatı dolayısıyla, o zamanki eşi Teiji Ito’ya kalıyor ve film bu şekilde gösteriliyor. (Deren’in ölümüne voodoo tanrılarının yol açtığını düşünenler bile var.) Ancak, Deren’in özgün tarzı diğer tüm eserlerinde fazlasıyla belirgin olacak ki bu filmdeki eksikliği herkesçe hissediliyor. Filmin düzenlemesi de Deren’e kalsaydı bambaşka bir iş ortaya çıkacağı kanısı oldukça baskın.

Filmi tamamlayamamış olsa dahi Haiti’de geçirdiği zaman boyunca yerel halkla sıkı bir bağ kuruyor ve halk, Deren’i kendi kültürlerinde Aşk Tanrıçası’nı simgeleyen “Erzulie’nin Ruhu” olarak görüyor. Bu durumu o yıllarda kadınların bir yere gelmesinin önündeki engellerle bağdaştırarak söylediği şu sözleri de, yaşadığı zamanı göz önüne aldığımızda Deren’in başarılarının ne denli büyük olduğunu ve o dönemin ruhunu anlayabilmemiz açısından eklemek isterim:

“Aşk Tanrıçası çok büyüleyici ve karmaşık bir fikir. Aslında hayatta kalabilmek için esas olmayan tüm “lüks” şeylerin tanrıçası. Üremek için esas olan seksin aksine aşkın tanrıçası. Bir sanat müzesi gibi; bir insanın yaşaması için şart değil ama onsuz geçen bir hayata da yaşamak denemez. Tuhaftır ki, kadınların “insan olmak” ne gerektiriyorsa o olduğunu, onlara biçilen rolün aksine “gerekli olandan” fazlasını ifade ettiğini, yani bu kadar ileri seviye bir fikri anlayabilmek için Haiti’ye gidip açıkça ilkel olan bir kültürü öğrenmeniz gerekiyor. Bu noktadan yola çıkarsak, kadınların sanatçı hatta çok iyi birer sanatçı olmasının önünde hiçbir engel yoktur. Film endüstrisinde bu kadar az sayıda kadın olması beni çok üzüyor.”


Yazımı bitirmeden önce Maya Deren’in filmlerinin hepsinin, Divine Horseman hariç, kısa film olduğunu ve neredeyse hepsine internetten rahatça ulaşılabildiğini belirtmek isterim. Eğer avangart sinema nedir diye merak ediyorsanız, deneysel sinemada ilerlemek istiyorsanız veya sadece canınız bir şeyler izlemek çektiyse Deren’in filmleri hepsi için harika bir seçenek. Yazıyı fazla uzun tutmamak adına sadece Meshes of the Afternoon’un analizini yapmış olsam da diğer birçok filmi de en az o kadar değerli ve analiz yapmaya elverişli. Yazıda yaptığım alıntıların kaynağı olan In the Mirror of Maya Deren filmi ise, muhtemelen ismindeki ”In the Mirror of” kısmıyla Meshes of the Afternoon’a atıfta bulunan, Maya Deren’in hayatı üzerine çekilen ve yine Youtube’da bulunan bir belgesel. Yaptığı her iş oldukça izlenesi ve gereğinden az değer görüyor olsa da umarım gelecekte bu durum değişir.


256 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
  • Grey Twitter Icon
  • Grey Instagram Icon
  • Grey Facebook Icon

© 2020 by Bü(s)k

Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü