• Hasan Özdağ

YOK OLUŞU KABULLENMEK: VORTEX

Kalbinden önce beyni parçalananlara ithaf edilmiş bir film. Haneke’nin “Aşk” filminde buna benzer bir hikâye izlemiştik. Vortex’i ise nispeten daha naif atasının Gaspar Noe’nın acımasız dışavurumcu ellerinden geçmiş bir versiyonu olarak nitelendirmek mümkün. Vortex’i kaybolan anılar ve parçalanan zihinler üzerine yapılmış binlerce filmden ayıran en önemli yönlerinden biri, yapımı bir kurgu şaheseri haline getiren, film boyunca kullanılmış bölünmüş ekran tekniği. İki farklı odak noktası, hikâyeyi iki saati aşkın bir süre boyunca takip etmeyi aciz göz-beyin koordinasyonumuz için zorlaştırsa da bu teknik, kurgulanması gereken malzemeyi iki katına çıkararak daha kısa sürede karakterlerin hayatının kısa bir dönemini daha detaylı inceleyebilmemizi sağlamış.



Filmi benim için çarpıcı hale getiren şey neydi peki? Hayatımızın belki de en yoğun duygularla anımsayacağımız dönemlerini yaşayan biz gençler için, yaşlılık ve yaşanmışlıkların kaybı çok uzak ve bir o kadar korkutucu bir olgu. Yönetmenin sert üslubu da bu yöndeki korkuları azaltma konusunda bizlere pek yardımcı olmuyor. Epik müzikler ve rahatsız edici dış unsurlarla kaotik hale getirilmiş sekanslar -Çocuğun çok tatsız bir konuşmanın ortasında elindeki arabalarla çıkardığı sesler gibi- eserin vermek istediği duyguları pekiştirmekte çok başarılı. Babanın kalp krizi geçirdiği sahneyi öne çıkaracak olursak, koyu kırmızı ve siyahın hâkim olduğu renk paleti, eli sol göğsünde sendeleyerek yürüyen adamın boğuk feryatları ile birleştiğinde ortaya çıkan sekansı izlerken kalbine bir ağrı girmeyen olduysa aşk olsun.



İki odaklı kurgu yönetmenimizin elini epey kuvvetlendirmiş. Alzheimer hastası anne, eşinin ölümünün ardından gerçeği defalarca unutur ve onu aramaya başlar. Parçalanmakta olan zihninin kaybolduğu karanlık, normalde kocasını odağa alan ekranın simsiyah boşluğu ile gözler önüne serilir. Baba öldükten sonra bir süre ekranın yarısı boş kalır ve biz kafamız hafif sol tarafa dönmüş şekilde, kadının çaresiz arayışlarını izleriz yalnızca. Bir diğer sahnede anne, oğlunu ve eşini karıştırmaktadır. Karşılıklı bölünmüş iki ekran birbirinin aynadaki simetrisi gibi görünür. Kadının yeri sabittir, baba ve oğul ise karşılıklı birbirlerinin yerindedir. Aynı zamanda kullanılan teknik, close-up shotlara ayrılan zamanın artabilmesine imkân vererek karakterlerin bakışlarıyla anlatımı pekiştirmiş.



Film bize iki hayatın son buluşunu anlatır. Söz konusu hayatların güzel zamanlarını görmeyiz, çöküş ve yok oluş zamanlarına tanık oluruz yalnızca. Karı-kocanın ölümünün ardından kadının çocukluğundan gençliğine izlediğimiz kısa bir slayt gösterisi sunulur yalnızca seyirciye. Sonrasında her yerinden yaşanmışlık ve anı fışkıran evlerinin kademe kademe boşaltılışına tanık oluruz. Bomboş odalar, bembeyaz duvarlar, sanki orada hiç kimse, hiçbir zaman var olmamış gibi. “Yalnızca yaşayan insanların evi olur.” Bu sekansların izleyiciye çarpıcı gelmesinin ana sebebi, ikilinin yaşanmışlıkları konusunda güzel anılarımızın olmamasıdır. Karakterlerin güzel günlerine tanık olamadığımız için, bu görüntüler bizler için yalnızca yitip giden iki candan geriye kalan şeylerden ibarettir. Filmini bolca drama içermesiyle tanımlayan Gaspar Noe'ye hak vermiyorum. Vortex bir dram filmi değil. Yok oluş fikrine hiç hazır olmadığımız gerçeğini yüzlerimize çarpan agresif bir eser. Aynı hisleri yaşadığım bir diğer film yine dışavurumcu yönetmen Lars von Trier’in “Melankoli”siydi. Hala varlığını tanımlamakta, var oluşunu bir zemine oturtmakta başarılı olamamış insanlardan yok olmayı kabullenmelerini beklemek ne kadar acımasızca. Her iki yönetmene de yazıklar olsun.



15 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör