• Zeynepnaz Çiftçi

SİBEL İLE MUSTANG ÜZERİNDEN ORYANTALİZM

Güncelleme tarihi: 30 Nis

Oryantalizm Batı’nın, Doğu toplumlarını kültürleri, yaşayış tarzları, halkı bakımından inceleme biçimi demek. Batı’nın Doğu kültürünü algılayış biçimi edebi metinlerden resme kadar her sanat dalında kendini gösteriyor, tabii ki sinemada da. Sinema filmlerinde Doğu kimliği oryantalist çizgide egzotik atmosferde yansıtılıyor; geleneksel, geri kalmış, dışlanmış, miskin, yoksul bir Doğu portresi çiziliyor. Yirmi birinci yüzyıl çerçevesinde Doğu gerçekliğini eksiklikler ekseninde tanımlamak doğru mu? James Bond Skyfall filmindeki Kapalı Çarşı bizim gördüğümüz Kapalı Çarşı’dan çok farklı bir görüntü ve tabii ki filmin Türkiye sahneleri sarı görüntüye geçiyor. Batı filmlerinde Türkiye’nin oryantalist bakış açısıyla gösterilmesi artık alışılmış bir durum, doğal olarak da Batılı izleyici Türkiye’yi her yeri nargile kafe olan, harabe gibi görünen, erkeklerin başında fes olmasını ve kadınların kapalı olmasını zorunlu kılan bir ülke sanıyor.



Batı yapımlarının yanında bazı Türk yapımları da toplumsal kimliğin göstergelerini yanlış gösterdikleri konusunda eleştiriliyor. Fransa, Almanya ve Katar ile ortak yapım olan Mustang bu konuda eleştirilen başlıca filmlerden biri. Yabancı basında oldukça beğenilen, Cannes’a giden, hatta Oscar’a aday olan Mustang’a karşı Türkiye’de tepki iki kutuplu: bir ülke sorunlarını anlatmada başarılı bulan ve beğenen bir kesim var, bir de filmin tamamen oryantalist bakış açısıyla çekildiğini düşünüp filmin gerçekleri yansıtmadığını düşünen. Mustang için Türkiye sorunlarını küreselleştirdiği söylense de aksine film, belli boyutta sorunları yerele indirgeyip kırsaldaki genç kızların temsilini doğru yapamamakta. Fransa ile ortak yapım stratejisinin filmin bilinirliğini arttırdığı, fon ve bütçe konusunda çok etkili olduğu yadsınamaz. Fakat film sadece Fransa ile ortak yapım olarak kalmıyor, Fransa’nın 2015 Oscar Adayı, Türkiye’nin değil. Fransız izleyici bu Doğu-Batı medeniyet çatışmasından hoşlanıyor mu Doğu’yu romantize mi ediyor bilinmez, film Fransa’da gişe rekorları da kırıyor ve Fransa filmi sahipleniyor.


Filmin geçtiği kasabanın, ki kasaba mı köy mü belli değil, Türkiye’nin tam neresine denk düştüğü belli değil, yine de coğrafyayı az çok bilen Türkiyeli izleyici için olaylar ve çevre uyumunun inandırıcı olmadığı söylenebilir. Filmdeki kızların yetiştikleri coğrafya, “Diren Gezi” yazan tişörtle başlayarak sahip oldukları nesneler, konuşma biçimleri Anadolu’yu azıcık bilen biri için bile inandırıcılıktan çok uzak. Bu da filmde bariz bir çarpıklığa yol açıyor. Filmde tam konumun söylenmemesinin sebebi Anadolu’ya genel olarak “taşra” gözüyle bakılması olabilir, tabii ki bu sadece bir varsayım. Fakat filmin geçtiği yerin araştırılmadan, dışarıdan bir gözle çekildiği belli. Diyelim ki sonundaki teşekküre göre film İnebolu’da çekilmiş olsun ki filmin sonunda İnebolu iline teşekkür edilmiş ama İnebolu’nun il değil ilçe olduğu unutulmuş.



Doğulu toplumlar geri kalmıştır.” gibi bir mesaj var ortada. Avrupalılık ve medeniyet kavramları göze sokularak “Türklük” ve “gelişmemiş” kavramları bağdaştırılıyor gibi filmde. Mesela acilde bekâret testi yapılıyor, özel izin yok, durup dururken buna izin veriliyor ve yapılıyor. Diyaloglar burada da gerçekçi değil. Kızlardan biri mimiksiz şekilde test esnasında “Ben dünyadaki tüm erkeklerle yattım, beni rahat bırakır mısınız?” diyor. Bekâret kontrolü sahnesinde adamın belindeki silaha odaklanıyor film, bakire çıkmazlarsa öldürülecekler mesajı vermek istemiş gibi. Hatta ülkede zorunlu eğitim yokmuş gibi küçük çocuk bile okuldan alınıyor. “Bu kadar da olmaz ki!” denilecek birkaç sahne var, örneğin kızlardan Ece pazaryerinde tanımadığı bir gençle sevişiyor, kimse de bunu görmüyor. Bir sahnede de evde yemek yapma aktivitesi yemek atölyesindeler gibi kurgulanmış. Komşuları olan kadın “Şimdi çorbalar hakkında genel bilgi veriyorum.” gibi bir kalıp bile kurgulanıyor, köydeki kadınlar da aşçılık hocası gibi gösteriliyor. Bir de bu kızlar İnebolu’dan Trabzon’a, yol sekiz dokuz saat sürmüyormuş gibi günübirlik gidiyorlar.


Kızların seçim hakkı yok, amca ne derse o oluyor, namus kavramı göze sokuluyor. Amca kızlardan Nur’a cinsel tacizde bulunuyor. Babaanne sadece amcayı uyarıyor, sonra susuyor. Çünkü kadın susar ve bastırılır, değil mi? Doğu’daki aile ilişkileri de böyle olur, aileden kadınlara bile cinsel obje gözüyle bakılır. Kadınlar bilgisiz ve cahildir, evden de çıkmazlar. Filmde babaanne de evden pek çıkmaz, sokakta da pek görünmez, ev işleri yapar sürekli. Doğu’daki toplumsal roller filmde böyle empoze edilmiş. Filmin hiçbir gerçekliği yok denemez, var. Fakat ülkenin farklı kesimlerindeki tüm sorunlarını bir filme sığdırmaya çalışmışlar. Bunu yaparken de araştırmaktan ve incelemekten fazlasıyla kaçınmışlar.


Yönetmenin bazı sahnelerde Sofia Copolla’nın “The Virgin Suicides” filmini yansıtmak istediği kesin, beş kız kardeş, evde saçlarını savura savura geziyorlar. Yerde birbirinin üstüne yatıyorlar, baskıcı aile ve intihar vakası var. Coppola’nın başardığı inanılmaz filme göre oldukça düşük seviyede kalıyor ama film. Karakterlere derinlik koyamıyor, sürekli olarak bedenlerini ve özellikle şort giymiş bacaklarını gösteriyor. Fransa’dan yeni gelmiş gibi görünüyor bu beş kardeş filmde, sanki önceden hiç tutucu ortamda değillermiş de filmle beraber bu başlamış gibi. Film oldukça modern görünen okul formalı beş kız kardeşin Ege kıyısındaymış gibi denize girmesiyle başlıyor. Erkeklerle denize giriyorlar, sanki her zaman yaptıkları bir şeymiş gibi oluyor bu. Fakat bu olay eve kapatılmaları ile sonuçlanıyor, telefondan giysilerine tüm eşyalarına el konuluyor. Kısa sürede beş kız kardeşin başına gelmeyecek kadar çok olay gerçekleşiyor, her şey sanki filmin geçtiği zamanı beklemiş gibi abartı bir hal alıyor. Tüm nesnelere el konuluyor, kızlar eve kitleniyor, tek tip kıyafet giydiriliyor, ensest ilişki gösteriliyor; zorla evlendirilme, bekâret kontrolü ve mahalle dedikodusu da işleniyor. Tüm oyuncular İstanbul Türkçesiyle konuşuyor, diyaloglar da eğreti duruyor, yapay bir atmosfer var. Orta Karadeniz’de yapılan düğünde Anadolu havası çalıyor örneğin, bir de Alevi deyişi çalıyor, düğündekiler de bu deyişe oynuyor. Bununla da kalmıyor, bu kadar tutucu bir yerde rakılı düğün yapılıyor. Evlenen kız da köşeye konulmuş, hepsinden nasıl olduysa birazcık içilip bırakılmış rakıları içiyor. Bu kadar muhafazakârlığa rağmen müstakbel eşiyle ulu orta yerde her şeyi yapıyor, hiç kimse de bunu ayıp bulmuyor. Sonra gerdek gecesi sahnesi geliyor, damat kızı yataktan kaldırıp kan arıyor, damadın annesi de gelip kapıyı yumrukluyor. Beraber şiddetli şekilde kan bulmaya çalışıyorlar. Tüm bu abartı olaylardan sonra filmin finalinde İstanbul’a giden Lale ve Nur’un öğretmeninin kapısını öğretmenin sevgilisi açıyor, “Taşrada sevgilinizle yaşayamazsınız ama metropolde bu normaldir.” mesajı göze sokuluyor. Film de kapanıyor.



Sibel filmi Mustang kadar oryantalizm kokmuyor, yine de oryantalizmin birçok ögesi göze çarpıyor filmde. Yine bir Karadeniz filmi, bizi Giresun’a götürüyor film. Bu sefer taciz, zorla evlendirilme gibi olaylar yok, çok başka bir olay var. Filmin ana karakteri Sibel küçükken geçirdiği bir hastalık yüzünden dilsiz, kuşdiliyle konuşuyor yalnızca. Türkiye’nin herhangi bir yerinde kadın olmakla ilgili ciddi problem yaşayabilirsiniz, bu kesin. Fakat birinin konuşma yetisi olmadığı için bu kadar aşağılanıp baskı altında kalmasına, Türk toplumunun da bu olayı dünyanın en büyük suçu gibi görmesine pek rastlanmaz. En azından, bu yüzyılda nasıl oluyorsa, neredeyse tüm köy halkı kuşdiliyle konuşabiliyor. Bu kadınların Sibel’i bu yüzden eziklemesini durdurmuyor tabii ki, köyün kadınları dilsiz olduğu için Sibel’i dışlıyor. Sibel’in konuşamıyor olmasının toplumsal cinsiyet kimliğini bu denli etkilemesi inandırıcı değil. Sibel kına gecesine süslenip gidiyor, bu olumlu karşılanmalı gibi geliyor ama bu olaydan kimse hoşlanmıyor, Sibel vebalıymış gibi davranılıyor. Sanki bir Amerikan gençlik filmindeymiş gibi bir dışlama var, bu Amerikanvari tavırları Türkiye gibi bir ülkede bulabileceğimizi düşünmüyorum. Fakat bu oluyor, Sibel de dışlanmışlıktan kurtulmak için vaktini dağda geçiriyor. Dağda da bir asker kaçağı ile karşılaşıyor. Ülkede askerden kaçan herkes dağda terörist gibi dolaşır değil mi? Ne yiyip, ne yapacağı belli olmadan tek başına dağa çıkar hatta. Burada inandırıcılık sekteye uğruyor ama gerçekten terörist olsa bu hoş karşılanmazdı, Avrupa bunu oryantal bakış açısında görmeyi kesip bir sorun olarak algılardı, bu da Sibel’in ödül almasını engellerdi. Sibel burada ülkeyi doğru göstermiyor ama Avrupa’yı etkiliyor mu, etkiliyor. Sibel’in dağdaki askerle, Ali’yle, olan ilişkisi burada klişeye dönüyor: ona yardım edebilecek, hemşire görevi gören kadın ve yaralı erkek. Dağdaki Ali, Sibel sayesinde hemencecik iyileşiyor, burada romantizm başlıyor, kaçak sevişme gerçekleşiyor. Bu da haliyle filmin bu noktasını “klasik Türk filmi” çizgisine sokuyor. Ayrıca bu filmde de Mustang’da olduğu gibi yerel halk İstanbul Türkçesiyle mükemmel biçimde kullanıyor, bu da haliyle doğallığı zedeliyor. En azından Sibel filminde yöreyi Mustang’dan kat kat fazla gösteriyor, Karadeniz atmosferi yaratılıyor. Tarımsal ürün kullanımı ve bu ortamı işlemesi samimiyeti arttırıyor. Fakat yine araştırılmadan uzak kalınması problemi var: mısır, çay ve fındık aynı dönemde hasat ediliyor ki bu ürünlerin yetişme ve hasat dönemleri birbirinden çok farklı. Örneğin atlanmış bir fındık hasat dönemi konusu var, fındık Ağustos ayında toplanır ve Türkiye’de okullar genel olarak Eylül ortasında başlar ama köyün kadınları fındık toplayıp çocuklarını okula gönderiyor. Bu filmde atlanmış basit bir detay ama “Keşke daha fazla araştırılsaymış.” dedirtiyor.



Bazı hataları geçtiğimizde, Mustang ve Sibel’in temel sorunu geçtiği taşranın gerçekliğini yansıtmamaları. Sibel filminde Giresun tabelası göründüğü andan sonra filmin yeri belirlenmiş oluyor, o tabeladan sonra da Giresun’un gerçekliğini yansıtmalı. Giresun tabelasından sonra gerçekleşen ama Karadeniz’in gerçekliğini yansıtmayan olaylar yabancı izleyiciye “Türkiye de böyle bir yermiş!” dedirtiyor. İtalyan-Türk ortak yönetmenliğinde ödülle dönmüş olması da Türk yönetmenin kendi ülkesini oryantalist bakış açısıyla gösterdiği gerçeğini değiştirmiyor. Burada da sorgulanması gerekilen yer yönetmenin amacı. Mustang filminde yönetmen Deniz Gamze Ergüven senaryo danışmanı olarak bile kendi kültüründen biri yerine bir Fransız senarist tutmuş. Samimi mi, değil. Fakat Batı’nın bu filmi romantize etmesi Deniz Gamze Ergüven’i her yönetmenin hayali olabilecek Cannes’a ve Oscar’a götürmüş mü, evet. Belki bir açıdan ülkeyi hasta gibi gösterip Batı kamuoyunu buna ikna etmiş, Avrupa’da da birçok ödül toplayıp filmi Oscar’a götürmüş, yönetmenin amacı da buysa amacına ulaşmış, başarılı da olmuş. Bize burada yönetmenin başarısı tebrik etmek düşer, biraz da kızgın olunabilir mi, yazıdan da görebileceğiniz üzere, haliyle.

210 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör