top of page
  • Derin Doğa Kokal

PAST LIVES: AŞKIN KÜLTÜREL KOPUŞU

Festival sezonunun bittiği ve filmlerin yavaş yavaş Oscar’a göz kırptığı bir dönemde Celine Song’un yazıp yönettiği Past Lives, hızlı bir çıkış yakaladı ve yılın en iyi film listelerinde usulca yerini aldı. Peki bu filmi bir anda kıymetli kılan ne oldu? 2023 yılına damgasını vurmuş çok sayıda büyük bütçeli yapım varken, kalburüstü yönetmenlerin çektiği filmler festival festival dolaşırken bağımsız bir yapım ve Celine Song’un ilk filmi olan Past Lives nasıl bir anda yılın en iyi filmi olarak görülmeye başlandı? Kimilerine göre film, insanlara kendi duygusal geçmişini anımsattı kimine göre ise daha önce türevi yapılmış filmlere olan benzerliğinden dolayı sevildi. Özellikle Richard Linklater, Noah Baumbach ve Woody Allen gibi yönetmenlerin filmleriyle kıyaslandı ve bunlara benzerliği tartışıldı. Ancak her şeye rağmen Past Lives bu yönetmenlerin yazıp yönettiği filmlere bazı açılardan benzese de anlatmaya çalıştığı mesele bu filmlerden çok farklı. Ve bu meseleyi anlamamız için filmde adeta bir karakter olarak yer alan In-Yun kavramına ve filmin esas teması olan kültürel kopuşa odaklanmamız gerekiyor.



Film, Na Young ve Hae Sun isimli iki karakterin 12 yıl arayla iki defa görüşmelerini anlatıyor. Aynı sınıfta birbirleriyle tatlı bir rekabet içinde olan bu karakterler çocukluktan itibaren birbirlerine aşıktır. Daha sonra Na Young ve ailesi Kanada’ya göç eder ve böylece iki karakter birbirlerinden kopar. Ancak kaderin cilvesiyle 12 yıl aradan sonra, bu sefer genç insanlar olarak birbirlerini internetten bulurlar. Uzun uzun konuştukları ve flörtleştikleri bir sürecin ardından iletişimleri tekrardan kopar ve 12 yıl sonra, yetişkin insanlar olarak New York’ta tekrar bir araya gelirler. Her buluşmanın karakterler üstünde ve seyircide yarattığı tatlı burukluk hissi filmin tamamına sirayet eder. Belki de bu his, filmin temeline oturttuğu kader ve tesadüf kavramları sayesinde oluşur. Ancak film bu durumu “In-Yun” olarak adlandırır.


Korece bir kavram olan “In-Yun” filmde Na Young’un anlatımıyla şu şekilde geçer:  “Yazgı anlamına geliyor ya da kader ama bilhassa insanlar arasındaki ilişkiyi tasvir eder. Sokakta birbirinin yanında geçen iki yabancının kıyafetinin birbirine sürtünmesi In-Yun’dur. Çünkü bu geçmiş yaşamlarında mutlaka bir ilişkileri olduğu anlamına gelir. Eğer iki insan evlenirse bunun In-Yun’un 8000 katmanı sayesinde olduğu söylenir. 8000 aşkın yaşam.” 


Film boyunca bu iki karakter yaşadıkları kavuşamama ve tamamlanamama halinden dolayı In-Yun kavramını sık sık düşünürler. Hatta başka bir yaşamda karşılaşsalardı nasıl bir hayatları olacağı üstüne fikir yürütürler. Belki de belli sahnelerin arka planında sarılan ve öpüşen çiftleri görmemiz de In-Yun kavramının sonucudur. Onların yaşayamadıkları hayatı başka bir katmanda diğer insanlar yaşamaktadır. Bu hüzün hali, In-Yun’un yaşattığı hayaller ile biraz olsa yumuşasa da yine aynı kavramdan dolayı acı çekerler. Çünkü bilirler ki şu anda gerçek hayatın içindedirler ve başka bir yaşamın olma ihtimali şu anki dünyada imkansızdır. Ama Hae Sun, film sonuna kadar In-Yun kavramının verdiği umutla başka bir yaşamın mümkün olabileceğini düşünür. Belki de hikayenin bilinmeyen devamında bu inanışı yüreğinde hala sürdürür. Öte yandan Na Young bu aşkın yaşanamayacağını bilir. O gerçeklerin çok daha farkında olduğu için mi bunu bilir peki? Hayır! O kültürel bir kavram olan In-Yun’a olan inancını kültürel kopuşundan dolayı kaybetmiştir. Hatta In-Yun kavramını açıkladığı sahnede bu kelimeyi “Sadece Korelilerin birbirini ayartması için kullandığı bir kelime.” olarak tanımlar. Bu da bize Na Young’un artık kendi kültüründen ve inanışından koptuğu ve tam anlamıyla Amerikalı Nora’ya dönüştüğünü gösterir. Peki gerçekten dönüşebilmiş midir? Yoksa bu, kendisine söylediği büyük bir yalandan mı ibarettir? 



Filmi Before Trilogy veya Marriage Story’den ayrıştıran yerel faktör In-Yun’ken, filmin evrensel anlatısında bu faktör kültürel kopuş ve aidiyetsizliktir. Noah Baumbach’ın 2019 yapımı Marriage Story filminde, yönetmen bu aidiyetsizlik meselesini ve iki insanın birbirinden manevi olarak uzak olmasını iki şehir (Los Angels ve New York) üzerinden anlatır. Past Lives filminde ise bu uzaklığı yaratan Seul ve New York şehirleridir. Daha geniş ölçekte Amerika ve Güney Kore’dir. Filmin içinde birer karakter olan bu şehirler aslında Na Young ve Hae Sun’un kendi kişiliklerini yansıtmaktadır. Yönetmen bizlere, iki karakterin birbirlerine bu denli uzak olmasını fiziksel olarak bu iki ülkenin ve şehrin birbirine olan mesafesiyle gösterir. Hatta gençlik yıllarında bir araya gelememelerinin en temel sebebi de bu ülkelerin birbirine olan fiziksel uzaklığından kaynaklanmaktadır. Elbette yüzeye baktığımızda bu kopuş fiziksel bir uzaklık gibi görünse de derine indikçe aslında aralarında manevi bir uçurum olduğunu anlarız. Film bizlere bu iki insanın birbirlerine olan imkansız ve yarım kalan aşkını sakin bir dille anlatırken yavaş yavaş bu hikayenin neden mutlu sonla bitemeyeceğini daha doğrusu bitmediğini gösterir. Çünkü bu karakterlerin arasında ki manevi ve görünmez uçurumun önyargılarla dolu derin bir kopuşun temsili olduğunu anlarız. 


Na Young, Kanada’ya ardından da Amerika’ya gittikten sonra Nora olur. Bir Koreli olmaktan yavaş yavaş uzaklaşır ve bir Amerikalıya dönüşür. İkisinin ilişkisinde de en büyük gerginlik de aslında bu yüzden ortaya çıkar. Çünkü Nora bir açıdan Hae Sun ile konuşup bir şeyler paylaşabilse bile bir noktadan sonra ikisi de bir şeylerin olmadığının farkına varır. Ama bunu anlamlandıramazlar. Ne yaparlarsa yapsınlar birbirlerine karşı inşa ettikleri o duvarı yıkamazlar. Çünkü birbirlerini Koreli ve Amerikalı olarak görürler ve bu ön yargıyla birbirlerini kabul etmezler. Mesela Nora’nın, kocası Arthur’a Hae Sun’ı anlatırken ki kurduğu cümleler buna bir örnek olarak verilebilir: “Her şeyiyle Koreli biri. Hala ailesiyle yaşıyor gerçekten tam bir Koreli. Hayata bakışı da tam bir Koreli gibi.” Bu cümlelerden Nora’nın Hae Sun’ı kültürel ve yerel bağlamda anlayamıyor olmasını çıkarabiliriz. Ve aslında bu ilişkinin hiçbir zaman gerçek anlamda Nora tarafından kurulamayacağını da görebiliriz. Çünkü temelde ikisinin gündemi aynı değildir. İşte bu yüzden Nora ve Hae Sun kültürel kopuş sebebiyle ve gündem farklılığından dolayı asla o kurdukları duvarı yıkamazlar. Öte yandan Nora’nın aslında daha da temelde yatan sıkıntısı kendini Amerikalı gibi görmesine rağmen aslında kendi gerçekliğinden ne kadar uzakta olduğudur. Kocası Arthur’un ona söylediği “Rüyalarını Korece görüyorsun.” sözü bu durumu çok net bir şekilde özetler. Çünkü bunu öğrenmesiyle anlarız ki Na Young diğer bir deyişle Nora iki kültür arasında keskin bir sıkışmışlık yaşamaktadır. Hiçbir yere ait hissetmez. Ve bir noktadan sonra iki taraftan da kabul göremez ve iki tarafla da gündemi hiçbir zaman aynı olmaz. 



Sinema eleştirmenleri tarafından mütevazi, estetik ve dokunaklı olarak bulunan Past Lives senenin en iyi filmlerinden biri olarak öne çıkmayı başardı. Üsluben yeni bir şey ortaya koymasa de içerik olarak insanın yaşadığı temel aidiyetsizlik krizine kendi yorumunu getirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Ve en önemlisi de insanın evrensel olarak yaşadığı bu çıkmazı yalın ve dramatikleştirmeden anlatmış olması. Tıpkı gerçek hayat gibi. Tıpkı gerçek aşklar gibi. Çünkü ana akım filmler bunu mastürbe edip her şeyin çok güzel olacağı yalanını söyleyip duruyor. Ama gerçek hayat öyle değil. Film bittikten sonra da kafamızda bu duru gerçeklik ve hüzün kalıyor. Ve özünde benzer gerçeklikte diyebileceğimiz Kader filmi için Zeki Demirkubuz’un söylediği o isyanvari söz geliyor akıllara:

"Uğur'la Bekir'in birbirini sevmesi ne kadar güzel olurdu değil mi? Olmuyor işte. Bu kadar basit.”

Olmuyor işte.

533 görüntüleme

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page