• Asya Küçükbasmacı

...LİPOTAKTİS: AŞK VE KİMLİK İÇİN BİR MÜCADELE



Bambaşka bir zamanda, bambaşka bir diyarda, rüzgarlı bir günde iki genç erkek bir vapurla sakince yol alır. Birinin gözlerinde çıktığı yolculuğa karşı merak ve korkuyla dolu bakışlar… Diğeri, onun omzunda uyuyakalmış… Vapur gider, gider, gider… Film boyunca ikisini bir daha bu kadar koşulsuzca yakın, gardlarını indirmiş görmeyiz.


Yaklaşık bir dakika süren bu sahne izleyeceğimiz filmin katmanlarından birini film başlar başlamaz sunuyor bize. …Lipotaktis, çok katmanlılığını küçük jestlerle, bakışlarla, birkaç kelimelik iç döküşlerle açık eden bir film. Hüznü ve mutluluğu bunlarda arayanlar için Yunan sinemasının gölgede kalmış cevherlerinden biri.


Giorgos Korras ve Christos Voupouras yönetmenliğindeki film, doksanlarda oluşmaya başlayan yeni queer film dalgasından önce çekilmesiyle queer sinemanın oldukça önemli bir noktasında duruyor. İzleyenin gözüne sokmadan iki ana karakteri, Christos ve Manolis, üstünden erkekliğe dair iki farklı tanım çiziyor. Sert, geleneksel Manolis film boyunca erkekliğini yeniden inşa etmek ve kendini köydekilere kanıtlamak için uğraşırken şehirli, okumuş Christos hem kendi hislerini hem de Manolis’in inşasına uğraştığı erkekliğinin kırılma noktalarını dile getirir. Filmdeki her karakter bir tiplemedir, hepsinin temsil ettiği bir düşünce ve yineledikleri belli davranışlar vardır, yine de hiçbiri doğallıktan bir nebze olsun uzak değildir.


Bu film, izleyicisinin mutlu olmasına uzun süre izin verenlerden değil. Mutluluklar anlık ve çabuk kaybolmak üzerine, her biri bir kalp kırıklığıyla gölgeleniyor hemen. Yine de yaşanan onca kavga gürültü arasında bir bakışa, bir gülüşe kanıyor Christos her seferinde. Film, yavaş ve oturaklı ilerleyişine rağmen izleyenin gözlerini ekrandan alamayacağı kadar güzel ve günlerce yüreği meşgul edecek kadar duygusal. Çok boyutluluğu ile queer kimlik inşası, toplumsal cinsiyet normlarının eleştirisi, kırsal alan görenekleri, kent-köy çatışması ve pek çok başka meseleyi sakince anlatıyor.



Christos terhis olduktan sonra, aşık olduğu Manolis’in peşinden onun köyüne sürüklenmiş Atinalı bir gençtir. Manolis ise daha önce üç kez kaçmış, hayatta pek de bir dikiş tutturamamış, hala kendi kimliğini bulmaya çalışan bir asker kaçağı. Aralarında aşk ya da arkadaşlık olduğuna dair film boyunca farklı iddialarda bulundukları karmaşık bir ilişki vardır, köyde zaman geçirdikçe bu ilişki de farklı uçlara çekilecektir. Defalarca ayrılır, defalarca birbirlerini terk ederler, yine de aralarındaki sevgi onları birbirlerine çekecektir her seferinde.


Manolis köye geldiği andan itibaren kendini etrafındakilere kanıtlamaya çalışacaktır; zira defalarca askerden kaçmış, kız kaçırmış, sürekli sorunlara ve utanca yol açmış, nihayetinde de bir iş bulamamış boş gezen biridir. Artık evin geçimini sağlamak onun sırtındadır, annesinin tek isteği de düzgün bir kızla evlenmesidir. İşe yarayan bir erkek olduğunu annesine, ailesine, arkadaşlarına kanıtlamak için uğraşır. Kırılgan bir çabadır bu, ne kadar yorulduğunu ve yoruldukça ne kadar saldırganlaştığını film ilerledikçe daha iyi görmeye başlarız. Kendini bir erkek olarak topluma kabul ettirmeye çalıştığı sürede, evden uzaktayken sahip olduğu kimliğine ne kadar ters düştüğünün ve Christos’u ne kadar kırdığının farkına varmaz.


Christos ise sessizce kenarda durup olan biteni izler. Etrafındaki her şey çok yeni, çok yabancıdır. Köyün ve oradaki insanların ne kadar ilgisini çektiğini sık sık dile getirir. Bu insanların dertleri ve yaşantısı onu büyülemiştir. Yine de anlamadığı, onunla paylaşılmayan çok fazla şey vardır. İzleyicinin de anlamadığı olayların ardından, “İşte yine bana bir şey söylemeden kalkıp gittiler masadan”, “Yine neler olduğunu hiç anlamıyorum” şeklinde sözler duyarız. Film ilerledikçe Christos ile karakterler ve mekan arasındaki mesafe kısalır ancak köy-kent çatışmasıyla inşa edilmiş duvar asla kalkmaz. Hala yabancıdırlar birbirlerine, yaşantılarında hala anlamlandıramadıkları çok şey vardır. Christos bir oğul, bir kardeş haline gelmiştir onlar için ama her şeyden önce bir yabancı, bir şehirlidir.


Film boyu devam eden dış ses Christos’a aittir, aynı zamanda izleyicinin filme yabancılığının temsilidir; o da bulunduğu ortama, köy insanına yabancıdır çünkü. Bütün bunları anlamlandırma çabası, bir yandan da izleyici için bir uğraş gibidir Christos gördüklerini, duyduklarını, hissettiklerini filtrelemeden dile getirir, yaşadıklarına dair düşüncelerine de erişebiliriz böylelikle. Günlüğünü okuyor gibi yaşadıklarını dinlediğimiz bu karakter; hiçbir şey anlamadığını, yabancılığını ve kalp kırıklıklarını da çekinmeden dile getirir.


Manolis yeni hayatını kurmaya çalışır, Christos da sevdiği adamın bu mücadelesini usulca seyreder. Zaman geçer ve ilk ayrılıklarını yaşarlar. Christos’un naif yüreği Manolis tarafından yok sayılmaya daha fazla dayanamaz ve hissettiği yabancılığın da perçinlemesiyle Atina’ya dönmek üzere yola çıkar. Vapur Christos’u usul usul kıyıdan uzaklaştırırken dalgaların ardında tek başına Manolis’i görürüz. Orhan Veli’nin “Serde erkeklik var, ağlıyamam” dediği noktadadır, bakakalır giden geminin ardından.


Manolis ağlamaz, gitmemesi için hiçbir şey yapmaz; yalnızca sevdiği adamın usul usul elinden kayışını izler. Erkeklik diye bileğine vurduğu pranga sevgilisinin yolunda durmak için tek bir adım atmasını bile engelleyecektir. Oysa Christos o tek bir söz söylese geri dönecektir. Filmin bu çok kırılgan sahnelerine nefis bir müzik eşlik eder. İzleyenin yüreği Ege’nin mavilikleri arasında kararır da kararır…


Christos köye ve insanlara duyduğu merak duygusu ağır bastığından bir süre sonra geri dönecektir, o hayatın canlılığını gördükten sonra Atina ona sıkıcı gelmiştir. Orada tarif ederken zorlandığı, gülümsemelerini solduran bir yalnızlık ve yabancılık yaşıyor olsa da anlam veremediği bir şey onu geri çekmektedir.


Bu sefer çok daha iyi karşılanır. Manolis’ten yine yüz bulamayınca artık onunla uğraşmayı bırakıp kendine bir yaşam oluşturma, diğerleriyle iletişim kurma çabasına girecektir. Bir yandan Manolis’in kırılgan erkekliğini eleştirirken bir yandan da yabancı farz ettiği bu insanlara ne derece yaklaşabileceğini ölçmektedir.


Christos’un duygularının ve bir nevi oyun olarak sürdürdüğü bu yeni deneyimlerinin ortasında Manolis tüm gerçekliğiyle durur. Artık her şeyi geride bırakmıştır, yalnızca evinin erkeği olmak ve para kazanmak için çalışır. Film ilerledikçe bu erkeklik örgüsüne pek çok yeni tuğla eklendiğini görürüz. Davranışları, konuşması, arkadaşları buna göre şekillenir. Christos’dan daha ciddi yaşamaktadır hayatı ancak ona dış ses olarak kendini anlatma şansı tanınmadığından yaşam mücadelesini komik bir oyun olarak görürüz. Nitekim öyledir, yaptıkları kendini kandırmak ve Christos’u kırmaktan başka pek de bir işe yaramayacaktır.



İkilinin arasındaki gerginlik gitgide artarken film diğer karakterleriyle de dramatik bir kaos yaratmaktadır. Bir üst bakış olarak Christos’un gözünden izleriz, onunla dinleriz bu hikayeleri. Her küçük karakter kendi kuyruk acısını, yürek yarasını içinde taşır. Film tüm gücüyle üstünüze gelirken hiç beklenmedik eski aşklar, geçim kaygıları, evlendirilen çocuklar, ölen babalar, motor kazalarına kurban giden genç sevgililer fışkırır dört bir yandan. Bunca dram izleyicinin canını yakar yakmasına ama asla gerçek dışı bir izlenim bırakmaz. Karakterlerin tümü son derece inandırıcı ve içtendir, her birini anlamak mümkündür bir noktada. Film boyunca benzer coğrafyalarda yaşamanın, aynı iklimi paylaşmanın etkisiyle pekala bizden hikayeler duyarız.


…Lipotaktis, usulca yitip giden bir aşkın filmi. Toplumsal cinsiyet rollerine yenilerek eriyen kimlikleri ve bunların karşısında her daim “kendin” olarak var kalabilmeyi, bu aşk hikayesinin içine yedirerek anlatıyor.




14 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör