• Bahadır Çatal

DOGVILLE YA DA MERHAMET ETMENİN KİBRİ



Filozof Slavoj Zizek'in sıklıkla anlatmayı sevdiği bir Yahudi fıkrası var: Bir grup Yahudi sinagogda bir araya gelmiş ve sırasıyla Tanrı karşısında ne kadar değersiz olduklarını dile getirmeye başlamışlar. Bir haham ayağa kalkıp "Tanrım! Değersiz olduğumu, bir hiç olduğumu biliyorum!" demiş. Ardından zengin bir iş adamı ayağa kalkmış, "Ey Tanrım, ben de değersizim, zenginlikle kafayı bozmuş biriyim, bir hiçim!" demiş. Bu ikisinden sonra, sıradan ve fakir bir Yahudi benzeri kelimeleri sarf edince, iş adamı küçümser bir havayla hahamın kulağına fısıldamış: "Bu herif de kim, hangi cüretle bir hiç olduğunu söyleyebiliyor?"¹


Lars von Trier'in 2003 filmi Dogville, ana karakter Grace'in küçük bir Amerikan kasabası olan Dogville'e gangsterlerden kaçarak gelmesiyle başlar. Dogville sakinleri onu aralarına almayı bir süre sonra kabul ederler, ama baştaki nezaketleri adım adım zorbalığa dönüşür. Bir yabancı olarak yerlilerin haklarından dışlanan Grace, giderek daha çok istismar edilir; erkeklerin tecavüz ettiği, çocuklar dahil kimsenin insan yerine koymadığı, tasma takılmış bir köle haline getirilir. Nihayet filmin başında kendilerinden kaçtığı gangsterler Dogville'e tekrar gelirler ve Grace'i içine düştüğü durumdan kurtarırlar. Grace'in mafya babasının kızı olduğu, onun kirli işlerinden rahatsız olduğu için kaçtığı, Dogville'e gelmeden önceki tartışmalarında Grace'in babasını kibirli olmakla itham ettiği anlaşılır. Grace güçten tiksinmiştir ve dolayısıyla Dogville'de yaşadıkları süresince affetmenin sınırlarını zorlamıştır. Grace ve babası tekrar buluştuklarında, babası gücünü kullanmanın o kadar kötü bir şey olmadığını, aksine Grace'in hüküm vermemekte ısrarcı olmasının kibirlilik olduğunu ifade eder. Yaşadıklarının üzerine, Grace babasının söylediklerini yeniden değerlendirir ve onu haklı bulur. Babasının uyarıları doğrultusunda, Dogville sakinlerini her şeye rağmen affetmenin kibirlilik olduğunu, aynı davranışları kendisi sergilese kendisini asla affedemeyeceğini fark eder. Sonuçta hükmünü verir: Dogville ortadan kaldırılmalıdır. Babası Grace'in hükmünü adamlarına iletir ve gangsterler işe koyulurlar. Dogville'den sağ çıkan tek canlı, kasabanın köpeği Moses olacaktır.



Filmin sonunda geçen, Grace'in babasıyla konuşmasının biraz daha üstünde durabiliriz. Babası, Grace'in İsa'yı aratmayacak merhametinin üst seviyede bir kibirlilik olduğunu düşünür ve şunları söyler: "Katil çocukken ihmal edilmişse, bu gerçek bir cinayet sayılmaz, değil mi? Suçlayabildiğin tek şey koşullar. (...) Başka kimsenin seninkiler kadar yüksek ahlaki standartlara erişemeyeceğine dair önyargılısın, bu yüzden de herkesi bağışlıyorsun." Grace'in merhameti, diğerlerini şartların kurbanı ve dolayısıyla da sorumluluktan azade insanlar olarak görmesinden gelir. İnsanın özgür iradesinin olmadığını düşünebiliriz elbette, ama Grace başkalarından özgür iradeyi ve sorumluluğu alırken, kendisine sonsuz bir sorumluluk yükler ve İsa'nın (Tanrı'nın) insanların günahlarının kefareti olarak çarmıhta gerilmesi gibi, kendini Dogville halkının kaprislerine kurban eder. Yani kendisine Tanrı'nın rolünü biçmektedir. Hristiyan ahlakının ve merhametin büyük eleştirmeni Nietzsche, Zerdüşt'e şunu söyletiyor: "Ve geçenlerde şöyle dediğini işittim şeytanın: 'Tanrı öldü, insanlara duyduğu merhamet yüzünden öldü Tanrı.'"² Bahsedilen Hristiyan Tanrısıdır tabii. Fakat sonunda Grace, İsa'nın merhametinden vazgeçip Musa'nın adaletini seçer. Bu noktaya kadar, Grace'in, Trier'in bir önceki üçlemesi olan Altın Kalp üçlemesinin ana karakterleriyle aynı çizgide bulunması, bu seçimin bir dönüm noktası olarak düşünülebileceğini de gösteriyor.


Film boyunca Grace'in gördüğü bütün kötülükleri acı içinde ve Dogville'e nefret besleyerek seyrediyoruz seyretmesine; ama yine de filmin sonunda kimi haklı bulacağımızı şaşırıyoruz. Grace'in biraz abartılı bir çözüm bulduğunu düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Çünkü yaptığı seçime rağmen, Grace'i Musa'nın adaletini tam olarak sağlamaktan uzaklaştıran bir şey var: Çok uzun süre beklemiş olmaktan, en ağır hakaretleri sineye çekmekten ileri gelen ve Grace'in olağandışı sabrına karşın engellenemeyecek olan bir hınç birikimi. Bu birikmiş hınç, onu adaletten intikama kaydırıyor. Oysa, Nietzsche'nin belirttiği üzere, aslen adaletin intikamla hiçbir ilgisi yoktur; onu intikamla karıştırmak Hristiyan tepkiselliğine ait bir çarpıtmadır.³



Fıkraya geri dönelim. Zizek, yukarıdaki fıkrayla Batı Avrupa ve Amerika'daki bir tavrı ilişkilendirmeye çalışıyor. Beyaz, Anglo-Sakson, vs. bir kimliğin evrenselliği ve diğerlerine üstünlüğü herkesçe kabul edildiği içindir ki, bu ideal Avrupalı/Amerikan kimliği kendini öne çıkarmıyor, kendisini aşağılıyor ve diğer kimliklerin kendilerini öne sürmelerini teşvik ediyor. Ya da, Avrupa'da sol-liberaller bir mültecinin suç haberi çıktığında, onu şartların buna zorladığı vb. bir mazeretle, olağan bir vatandaş için geçerli olmayacak bir aklamaya giriştiğinde de durumun farklı olmadığını belirtiyor Zizek. Babasının Grace'e söylediklerinden bir diğer alıntı: "İşlediğin günahlar için senin hak ettiğin cezayı, onlar da hak ediyorlar; onlar da insan. (...) Ama onlara bu şansı tanımıyorsun bile." Gerçekten de, Beyaz Avrupalının, köleliğin ve sömürgeciliğin tarihinden itibaren her suçu üzerine almasını; kendini aşağılama, suçlu olma tekelini eline almasını, bilinçdışındaki ya da varsayılmış bir "üstünlükçülük" fikrinden bağımsız düşünebilir miyiz? Bu suçluluk duygusu ve sorumluluğu üzerine alma boyutu; Amerika üçlemesinin ikinci ve Dogville'in devam filmi olan, Grace'in bu sefer siyahi kölelere "özgürlük getirmeye" çalıştığı Manderlay'de daha da barizdir.


Dogville isminin bariz çağrışımı, Amerika'da demokrasi üzerine çalışmasıyla tanınan Fransız düşünür Alexis de Tocqueville'dir. Tocqueville, başta sanayileşme olmak üzere belirli nedenlerin demokrasiyi ortaya çıkardığını ve sağlamlaştırdığını, Amerika'da demokrasinin bu belirli koşullar sayesinde geliştiğini söyler. Dönemin Fransa'sında bu koşullar bulunmadığından demokrasinin başarısızlığa uğradığını düşünen Tocqueville, biraz da gıptayla gözlerini Amerika'ya çevirir. Aslında amacı Amerikan demokrasisini kutsamak vs. değildir; ama demokrasinin soyut bir özgürlük ve eşitlik isteğiyle ortaya çıkmadığı, demokrasiyi hazırlayan ekonomik-politik koşulların bulunduğu tezini sergileyebileceği en iyi örnek olarak Amerika'yı seçer. Lars von Trier ise, "durum uygun olduğu sürece kötülüğün her yerde ortaya çıkabileceği"⁴ şeklindeki tezini kışkırtıcı bir şekilde sergileyebileceği elverişli örnek olarak Amerika'yı, ve Amerika'da sıradan, kendi halinde bir kasabayı seçer. Trier, "Fırsatlar Ülkesi"nin başka herhangi bir yerden farklı olamayacağını, kötülüğün sıradanlığından kaçmanın o kadar kolay olmadığını göstermek ister. Dogville, David Bowie'nin Young Americans'ı eşliğinde, Amerika'dan vahşet ve sefalet fotoğraflarıyla kapanır.











Referanslar:


1 "Slavoj Zizek — White Guilt & Victimhood Culture": https://youtu.be/e_N_vesQigY

2 Friedrich Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt, İş Bankası Kültür yay., 2020, çev. Mustafa Tüzel, s. 85

3 bkz. Friedrich Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üstüne, Say yay., çev. Ahmet İnam, 2015, s. 89-92 ve Gilles Deleuze, Nietzsche ve Felsefe, Norgunk yay., 2021, çev. Ferhat Taylan, s. 166-167

4 "'Dogville': It Fakes a Village": https://www.nytimes.com/2004/03/21/movies/dogville-it-fakes-a-village.html

84 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör