top of page
  • Yazarın fotoğrafıDeniz Üğütgen

Başımın Tatlı Belası

Sinemada kuir anlatıların çoğu zaman tek bir janrın ve o janrın kurallarının esareti altında kalmadığını görüyoruz. Kuir anlatılar, türlü anlatı tarzlarını sentezliyor ve farklı bir pencere sunuyor seyirciye. Yıllar geçtikçe büyüyen ve güçlenen kimlik siyasetleri sanatta da daha çok yer bulmaya başlıyor; bunun sonucunda sinemada da kuir kimlikleri ile kuir hikayeler anlatan sanatçılar da daha çok öne plana çıkmaya başlıyor. Popüler kültür sayesinde önümüze çıkan, birçok janraya giren Handmaiden, Portrait of a Lady on Fire, Paris Is Burning gibi filmler en gözde örneklerden birkaçı. Bazıları temellerini intikam hikayelerine dayandırıyor; bazıları spesifik tarihi dönem semantiklerini kullanıyor, bazıları ise kuir dünyayı çok daha realist bir yerden beyazperdeye yansıtıyor.


Please Baby Please de işte tam olarak böyle bir film. Kendi içindeki teatral oyunculukları, aynı şekilde yazılmış teatral diyalogları, renkleri, tutkuları ile bambaşka ve ambiyans olarak da sürreal bir dünya kuruyor. Tekdüze bir anlatının dışında birçok janradan elementler barındıran film, açılış sahnesinden itibaren anlatısındaki çok yönlülüğü vurgulayabiliyor.


BİR FİLMİN AÇILIŞ SAHNESİ NE KADAR İYİ OLABİLİR?



Bu filmin işte öyle iyi bir açılış sahnesi var ki aynı anda hem filmin özeti niteliğinde hem de ikili sistemle olan davasını daha ilk dakikalardan gösterebiliyor.


Sokakta bir grup genç “erkek” görüyoruz. Bu genç “erkek” grubu, seyirciye ilk sahneden serserilik peşinde olduklarını gösteriyor; müziğin de etkisiyle birlikte adeta bir müzikalin açılışı gibi teatral bir şekilde yürüyorlar karşımızda. Tabi bu teatral seçimin yönetmenin müzisyenlik geçmişine ve müzik sevgisine dayandığını söylememiz mümkün. Ancak müzikal gibi bir janrayı filmine entegre etmesinin tek sebebi müzik sevgisi değil. Kuir hikayeler başka sanatlarla, başka güçlerle birleştiklerinde daha güçlü hale geliyorlar. Bu film için de o güçlerin müzik, renk ve diyalog yazımı olduğunu söylemek mümkün.

Bu grup -ki filmde Young Gents yani Genç Centilmenler olarak isimlendiriyorlar kendilerini- sadece genç “erkeklerden” oluşan bir grup değil. Karakterlere baktığımızda toplumdan dışlanmış, şiddete yatkın ve “maskülen” olduklarını görsek de bu karakterlerin bazılarının film ilerledikçe sadece maskülen değil toplumun erkeklik tanımının dışında özelliklere de sahip olduklarını görüyoruz; ki filmdeki iki önemli karakter de bu gruptan çıkıyor; birisi şiir seven romantik bir non-binary diğeri ise gay bir erkek. Toplumda yer bulamayan kuir karakterler de serserilerin arasında kendilerine yer bulmaya çalışmış aslında; pesimistik bir yerden de toplumda hayatta kalmak için şiddete kurban giden karakterler olmuşlar diyebiliriz.


“BİZ DİĞERLERİ GİBİ DEĞİLİZ.”



Genç Centilmenler’in sokakta öldüresiye birilerini dövdükleri sahneye tanık olan karı-koca bu hikayenin ana karakterleri. Suzie (Andrea Riseborough) abartılı saçları, fazla boyanmış kaşları ve maskülen tarzı ile absürt, Arthur (Harry Melling -ki bazılarınız Harry Potter’dan tanıyacaktır) dağınık ve saf bir görünüm ile korku içinde bu anları izlerken seyirci şunu görüyor: Bu çift öyle alelade bir çift değil. Gördüklerinin şokunu atlattıktan sonra Genç Centilmenler tarafından tehdit ediliyorlar; evlerinin numarası soruluyor. Daire numaralarının 2B olduğunu öğreniyoruz. Bu önemli bir detay.


Bir yandan da Genç Centilmenler’in bir üyesi Arthur’un mavi gözlerinin içine bakıyor. Arthur’un da ilgisini çeken bu kişi Teddy (Karl Glusman) grubun belki de en seksi karakteri. Arthur da onu süzmeye başlıyor. Baştan aşağı yavaşça hareket eden kamera fetişistik bir şekilde Teddy’nin penisinde durakladıktan sonra Arthur gözlerini tekrardan Teddy’nin gözlerine dikiyor. O zamana kadar hetero bir ilişkinin içerisinde olan Arthur’un karakter kırılmasının filmin daha ilk dakikalarında başlaması gerçekten ilginç bir tercih olmuş. Grubun diğer üyeleri ise çiftin ev anahtarlarına el koyuyorlar. Genç Centilmenler gittikten sonra Arthur kırılan klarnetini -ki sonradan babasının olduğunu öğreniyoruz- topluyor ve ikili evlerine gidiyorlar.



Şoku atlattıktan sonraki sahnede evlerinde, 2B’de arkadaşlarıyla otururken görüyoruz Arthur ve Suzie’yi; yaşadıkları olayı anlatan ikili geceleri uyuyamadıklarını söylüyor. Ancak karakterler arasında şöyle bir fark var: Suzie başına açılan beladan memnun gibi anlatıyor her şeyi. Serserilik ederse, başına kötü bir şey gelirse kadınlığından, feminenliğinden bir nebze olsun sıyrılacağına dair bir inancı var. Hatta arkadaşlarından birinin söylediği bir cümle Suzie’yi çok iyi anlatıyor:

“Zevkten titriyor adeta.”

Öte yandan Arthur ilk görünüşte uykusuz, yorgun ve sinirli duruyor. Bir noktaya kadar kendisini tutup sessiz kalan Arthur artık dayanamadığı noktada konuşmaya başlıyor.

“Bazı erkekler diğer erkeklerin korktuğu erkeklerdir. Bazı erkeklerse diğer erkeklerin korkmadan, arkadaşça sarılmak istedikleri erkeklerdir. Bazıları hanım evladıdır. Bazısı erkeğin hasıdır. Oyunun kurallarını bilir. Şu bir gerçektir ki, erkekler evreni kıyas ve ölçme üzerine kurulmuştur.

Kendimi şu an bu odadaki iki erkek ve iki kadınla kıyaslayarak algılıyorum.

Erkekliğin hakkını veriyor muyum?

Daha has bir erkek olma çabam çok mu bariz ve acınası?

Dördünüze de baktıkça tehlike altında hissediyorum. Hem cinsiyetleriniz hem de kolektif ‘seksliliğiniz’ yüzünden.”

Önceden de fark edildiği gibi evet, bu ikili öyle alelade bir çift değil. İkisi de toplumun cinsiyet sisteminde, yargılarında kaybolmuş, kendine ait bir yer bulamamış karakterler. Öte yandan sürreal bir dünyanın içinde yaratılmış, sorunlarıyla ve kimlikleriyle gayet “gerçek” bireyler.

Cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelim araştırmalarına bakacak olursak bu sorunlara dair birçok kaynak bulabiliyoruz: 

“İkili cinsiyet sistemiyle ilgili sorun iki yönlüdür. Birincisi, cinsiyetin kategorik bir değişken olarak ele alınması ve operasyonel hale getirilmemesi ölçüm hataları riskini doğurmaktadır (Frohard-Dourlent, Dobson, Clark, Doull, & Saewyc, 2017). Örneğin, cinsiyet kimliklerindeki çeşitlilik ikili yanıt seçenekleriyle yakalanamamaktadır; bu da standart ölçümlerin geleneksel kadın/erkek cinsiyetleri dışındaki diğer kimliklerle ilgili bulguları tanımakta başarısız olduğu anlamına gelmektedir. Bunun en kötü sonucu, araştırma bulgularının hatalı olması ya da en azından yanlış temsil edilmesidir. İkinci olarak, cinsiyetin sadece iki cevap seçeneği olan bir değişken olarak dahil edilmesi, kendilerini bu seçeneklerden biri olarak tanımlamayan bireylere karşı ayrımcılık yapan bir uygulamadır (Nowakowski, Sumerau ve Mathers, 2016). Birey, araştırmada ayrımcılığa uğramadan kendi cinsiyet kimliğini tanımlayabilmelidir. Bu nedenle, kullanım ikili bir cinsiyet kategorisi etik sorunları da beraberinde getirmektedir (Frohard-Dourlent vd., 2017).”

 

Arthur’u da deli eden buydu. Bu kurallara uyacak kadar kadın mıyız? Bu kurallara uyacak kadar erkek miyiz? Peki ya hayatları boyunca erkeklik ve kadınlık kurallarına karşı çıkanlar? Cinsiyetin, cinselliğin, aşkın, bedenin, her şeyin bireysel, özel olduğunu fark edip topluma, hükümetlere, yasalara karşı çıkan savaşçılar?


KIZLAR KIZLARI DESTEKLER, DEĞİL Mİ?


Filmle ilgili bir fikrimiz oldu; kuir hikaye, kuir karakterler, bir noktada geleceğini bileceğimiz zirve noktası, ne olacağını sadece tahmin edebilmenin yarattığı merak.

Ancak bir anda film başka katman açıyor.


Bir kadın karakterle daha tanışıyoruz. Bu kadın 10F adlı dairede oturan oldukça feminen bir kadın. Suzie bu kadına eşyalarını taşımasında yardımcı oluyor ve yaşadığı binada ilk defa ikinci kattan onuncu kata çıkıyor. Kadının evi ise tamamen mavi bir ev. Hatta o kadar “mavi” ve tekdüze ki inanılmaz boğucu bir hal almış durumda. Yeni tanıştığımız bu kadın (Demi Moore) Suzie’ye “Sen 2B’sin bense 10F diyor.” Giyiminden ve evindeki eşyalardan dolayı sosyo-ekonomik olarak Suzie’den daha yüksek bir statüde olduğunu anladığımız kadın ona kocasından bahsediyor. “Kocacığının” zengin olduğunu, bütün eşyaları onun aldığından ve “kocişini” sevdiğinden bahsediyor. Evin tamamen mavi olmasının açıklamasını tek cümlesinden almış oluyoruz aslında: Kadınlığın el değmediği, sadece erkekliğin görünür olduğu bir ev. (Figür 4)



Kadın Suzie’ye güvenip onun yokluğunda eşyaları kullanabileceğini, bulaşık makinesinde bulaşık yıkayabileceğini söylüyor.Artık Suzie’nin kendi evinden sekiz kat yüksekte bir eve erişiminin olması karakterinin kırılma noktalarından birisi oluyor.Gittikçe açılan karakterler, Suzie’nin artık sadece bir ev hanımı değil, başı belada ve bulaşık makinesi olan bir ev hanımı olması çok şeyi değiştiriyor. Hatta filmin bazı kısımlarında gördüğümüz yanıp sönen ışıklar, baloncuklar, seksi danslar ile kurduğu hayal dünyasına da yerleştiriyor bu değişiklikleri. 

 


Ancak sosyo-ekonomik olarak ondan yüksek statüde olması, feminenliği, kocasına olan sevgisi ve tatmin edilmemişliği Suzie’den çok daha fazla olması Suzie’yi içten içe rahatsız ediyor –ki sonrasında verdiği bazı kararlar ile bütün dengeleri de bozmuş oluyor Suzie.


FİLMİN DÜNYASINI KURAN ASIL ELEMENT: RENK

 

Önceden de bahsettiğimiz gibi güçlü diyalog yazımı, müzik gibi rengin de bu filmde rolü çok büyük. Bu gücü filmden seçilen iki kare üzerinde net bir şekilde görebiliyoruz.


Figür 6’ya baktığınızda Teddy ve Arthur’un ilk görüşmesindeki renkler doğallıktan çok uzak. Mavi ve pembe renkler, bir yandan karmaşanın içinde kalan Arthur ile bu kare tam bir kuir anlatı kuruyor. Cinsiyetlere atanan renkler aynı zamanda kendi içlerinde bir kontrast da yaratıyor.  Mavi renk kadrajda biraz daha ön planda. Arthur’un toplum kurallarına göre erkek olma çabasının altında yatan feminenliği ve kuirliğini renklerle anlattıklarını görüyoruz. Öte yandan Figür 7’yi incelediğimizde filmin bir önceki karesinde gördüğümüz renklerin hiçbiri yok. Sarı, soluk, kadrajın etrafında da neredeyse arka planı kapatacak kadar vignette var.

 

Figür 6


Figür 7


Renkle yarattıkları iki farklı dünya, birisi adeta pembe-mavi renklerin yarattığı cinsiyetleri yok edercesine alay ederken diğer dünya da daha soluk bir gerçeklik tanımlıyor.

 

SİSTEMİN KURBANI OLMAK

 

Karakterler iletişime geçtikleri diğer karakterler ile değişime uğramaya başlıyorlar. Arthur karısını severken bir yandan Teddy’e aşık oluyor, feminenliğiyle ve kırılganlığıyla barışsa bile filmin orada ufak bir hatası oluyor: Filmin sonunda gördüğümüz Arthur feminenliğin ve kırılganlığın bir korkaklık da getirdiği yanılgısına düşüyor—ya da karakterin zaten korkak oluşu filmin sonunda feminenlik ile ortaya çıkıyor. Aynı şekilde Suzie de maskülenliğin şiddet getirdiği yanılgısına düşüyor. Yani bu karakterler toplumun onlara dayattığı rollerden çıksalar bile girdikleri yeni roller yine toplumun yargılarına göre ortaya çıkmış roller oluyor.

 

Filmin sonunda kendisini, Arthur’u kurtarmak ve gerçekten maskülenliğini ortaya koymasının yollarından biriymiş gibi gördüğü “bela olmak” için kadının evinin anahtarını veriyor Genç Centilmenler’e. Böylece kendi evinin anahtarlarını alabiliyor. Bu hareketinin sonuçları ise çok ağır oluyor. Evde olmadığını düşündüğü kadın ve kocası evdeyken içeri dalan Genç Centilmenler kadının kocasını öldürüyor ve evi dağıtıyorlar.


Suzie ise baştan beri istediğini düşündüğü maskülenliği elde edince, nasıl bir şey istediğinin ilk defa farkına varıyor. Kanlı eli ile sigara yaktığı sahne ise tam bir Genç Centilmen olduğunun kanıtı oluyor.

 


Sinematografik olarak hatasız çekimleri, çok akıllıca kullanılan renkleri ve müzikleri, mekan tasarımları ile eril fantazinin ve sürrealizmin elementlerini kendi lehine çevirmeyi başarıyor Please Baby Please. İkili cinsiyet sistemi ile olan kavgasına bir de toplumdaki statü farklılığı da eklenince gerçekten çok etkili bir yerden kuir anlatıyı güçlendirmiş yönetmen. İlginç ve çok görmediğimiz bir tercih. İzlendiğinde izleyiciyi direkt içine çekebilmesi de ne kadar güzel tasarlanmış bir dünyaya sahip olduğunun kanıtı niteliğinde.


33 görüntüleme

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page