• Gizem Sert

RÖPORTAJ: MİZGİN MÜJDE ARSLAN VE KÜRT SİNEMASI'NDA SESİNİ BULABİLMEK

Güncelleme tarihi: 30 Nis




Kürt sineması, içinden ve içine doğduğu toplumu ulusal hissiyatlara teşvik etme yönüyle o toplumun dilini, kültürünü, geleneğini, yaşam tarzını ve toplumsallığını yansıtan diğer ulusal sinemaların aksine, 21.yüzyıla kadar yoğun siyasi ve toplumsal baskılar nedeniyle kendi meselesini açığa vurma, kendi sözünü söyleyebilme zorluğunu yaşamış ve bastırılmaya çalışılmış bir halkın, bir ulus olduğunu kanıtlamaya çalışan bir halkın sineması. Bir görünür olma arzusu yaratan sinema, Kürt sinemacılar tarafından amacın yanında bir araç olarak kullanılarak, Kürt halkının kültürünü diğer toplumlara tanıtabilmiştir. Kürt sineması, kendini uzun soluklu bir mücadelenin ardından var edebilmiş, ve günümüzde sinema tarihinin önemli bir parçası haline gelmiştir.


Sinemanın Kürtler için bir ‘’kendini anlatma’’ aracına dönüştüğünü, umutla ve inatla çekilmeye girişilen Kürt filmlerinin, çeşitli tarihsel, siyasal ve ekonomik sebeplerle içine kapanmış/kapanmak zorunda bırakılmış bir halkın artık dışarıya ses vermesini, dışarıya açılmasını temsil etmekte olduğunu Kürt sineması üzerine yazdığı kitabında ifade eden ve Kürt sinemasına nefes almaya ve dengelemeye dair yeni bir perspektif katan Kürt sinemacı Mizgin Müjde Arslan ile sinemaya dair motivasyonlarını, Kürt sinemasının dünü ve bugününü, uygulanan sansür ve baskıyı konuştuk.


  • Öncelikle biraz sizi tanımak ve sizin sinemaya yönelik bakışınız ve çektiğiniz filmlerle ilgili motivasyonlarınızı anlamak isteriz. Belgeselleriniz üzerinden konuyu açacak olursak, belgesel çekmeden önce gazetecilik yapıyormuşsunuz. Sizce gazetecilik ve belgesel sinemacılığın farkı nedir? Sinemanın dönüştürücü bir gücü olduğuna inanıyor musunuz? Bir sanatçı olarak estetik kaygılarınızdan doğru olmak bir yana, sinemayı bir mücadele alanı olarak görüyor musunuz?


Tabii ki bir kız çocuğu olarak Kürt toplumu içerisinde, köy yaşamında büyümek, özellikle cinse dayalı eşitsizliği görmek; ses çıkarmak, anlatmak, ‘’Burada bir yanlış var, bunu değiştirmemiz gerekiyor’’ diyebilmek adına başlıca motivasyonumdu. Bunu sanırım çok küçük yaşlarda fark ettim ve o yaşlardan itibaren düşünmeye başladım ne yapabilirim diye. O zamanlar yazar olmak istediğimi hatırlıyorum. Ve tabii bunun bir başka karşılığı da gazetecilikti. Başta böyle bir ufkumun olduğunu düşünmüyordum ama imkânım olduğunu fark ettiğim anda anladım ki ben hep gazeteci olmak istemişim. Çünkü anlatmak, öyküler yazmak, bunu kitlelere ulaştırmak, insanlara dokunabilmek istiyordum.


Sanıyorum ki çok konuşkan bir çocuk değildim, çok içime kapanıktım ve sadece neler olup bittiğine dair gözlem yapıyordum. Küçük yaşlarda annelik mevzusu, kadına biçilen roller, evle sınırlandırılmak, kadına söz hakkı verilmemesi, akıllarından şüphe edilmesi ya da hiç özgüvenleri yokmuş ve bir topluluğa karşı konuşamayacaklarmış gibi davranılması konularını fark etmiş ve bunlara karşı çıkmak istemiştim. Düşünüyorum o hiç konuşamayan kızın şimdi büyük film gösterimlerinde yüzlerce kişiye hitap etmesi ne büyük şey. Bu cesaret hepimizde var aslında. Sadece bunun olanaklarının sağlanması gerekiyor. Tüm bunların birikimiyle bende film yapma arzusu depreşti, gittikçe arttı ve kontrol edemeyeceğim bir hale geldi. Gazetecilik yaparken ilk kısa filmimi çektim, Son Oyun. O zamanlar hep deniyordum, olacak mı olmayacak mı diye. 25 yaşındaydım. Sinema okumamıştım. Yönetmen değildim. Sadece anlatma arzusuyla dolup taşan ve biraz da tutkulu, öğrenmeye açık, meraklı bir genç kadındım. Sonra onaylanma isteği, festivaller, ödüller, bir takım önemli akademisyenler ya da önemli sinema otoritelerinin beni teşvik etmesiyle sinemada ilerlemeye, yani gazeteciliği bırakıp sinema yapmaya karar verdim.


  • Hitap etmek konusunu açacak olursak, filmlerinizle Sinema Yazarları Derneği, Amed Uluslararası Film Festivali gibi sinema dünyası için çok önemli gördüğümüz yerlerden çeşitli ödüller aldınız. Sektör içinde/dışında ve egemen siyasi güçler tarafından sistematik bir şekilde baskılandığını bildiğimiz kimliklere sahip, bir Kürt ve aynı zamanda bir kadın yönetmen olarak bu ödüllerin görünürlüğü konusunda ne düşünüyorsunuz? Bunun akabinde, çektiklerinizi kimin için çektiğinizi, nereye ulaşmayı amaçladığınızı merak ediyoruz. Bu filmleri kimlerin görmesini isterdiniz?


Bu sanırım biraz ufuk meselesi. Lokal bir sinemaydı yapmak istediğim ve yaptığım sinema. Göstermek istediğim insanlar da lokaldi. Resmen sinemamı Mardin’de yapmak istiyor ve Mardinlilere göstermek istiyordum. Ya da evdekilere, köydekilere göstermek istiyordum. Tabii zaman içerisinde bu ufuk gittikçe arttı. Şu anda daha enternasyonal bir sinema yapmak, her coğrafyadan insana ulaşmak istiyorum. Hala lokal olan, bizim olan hikayenin ne kadar herkesin hikayesi olabileceğini, herkese ulaşabileceğini göstermek istiyorum. Ama ilk başta seyircim kendi yerel çevremdi.


Yaptığınız işten hep şüphe duyuyorsunuz bitene kadar. Ki yıllar sürüyor, bazen ömrünüzü veriyorsunuz ve hala olmuş mu, anlaşılıyor mu, duygu geçiyor mu, dramatik olarak güçlü mü, yani hem teknik olarak hem estetik olarak karşılığı var mı, sinema tarihinde, ya da Kürtlerin sinema tarihinde iyi ya da kötü bir yer ediniyor mu diye düşünüyorsunuz. Bütün bunların tereddüdünü yaşarken ödüller almak, o jürilerin takdirini ya da onayını almak, devam etmek için motive ediyor sizi. Ama hala benim için tüm bu ödüller ve festivallerden daha önemli olan bir şey var ki o da ilk gösterim. Filmi bitirdikten sonra bir test gösterimi gibi kendi yakınlarıma, aklına güvendiğim insanlara gösterdiğim bir ilk gösterim. O gösterimi çok önemsiyorum. O gösterimde aldığım tepki, seyircinin sessizleştiği yer, hafif hareket ettiği yeri nefes aldığı yer… Orada bir seyirci gözlemi yapabiliyorum ve filmin ne kadarının geçtiğini, geçmediğini anlayabiliyorum. O ilk gösterimin iyi geçmediği kısa filmlerim oldu mesela, ben yazarken çok iyi olacağını düşünmüştüm halbuki. Hikayeyi yazmak ayrı bir sanat. Ama onu görselleştirmek, film haline getirmek en zor sanatlardan biri belki de. O sanatı icra ettiğinizde başaracaksınız gibi bir kural da yok. O yüzden o ilk gösterim çok önemli bence.


  • Türkiye’de Kürt sineması genel olarak özgürlük ve hak mücadelesi konularını ele alıyor. Bunun altında ne tür sebepler yatıyor sizce?


Kürt sineması acıklı bir sinema. İzleme deneyimi zorlu olan bir sinema. Yakın zamanda Sar filmini izledim. Adar Baran Değer’in filmi. Film teknik olarak, estetik olarak mükemmel sıfatını rahatlıkla kullanabileceğim bir film. Gerçekten ayakları yere basan, çok olgun, çok güzel bir ilk film. İzleyince inanamıyorsunuz, o kadar iyi yapılmış. Türkiye’deki festivallerden sadece Anltalya’dakine seçilmiş. Ödül almış mı, bilmiyorum. Ama hikayeyi izlemesi -başından da biraz kendisini gösteriyor hikayenin nereye gideceği- ne yazık ki çok ağır. Hamile bir kadının mülteci olarak başka bir ülkeye yola çıkış hikayesi. Göçmek hikayesi. Sınırda geçiyor. İzleme deneyimi, bıraktığı duygu çok ağır. Kürt filmlerinde hep böyle bir ortaklık var. Sınırlar var, ölümler var, kitaba da adını verdiğimiz… Hep daha iyi bir dünya peşinde, daha az zahmetli bir hayat peşinde olma, hep bir yol hali, arayış, bir ev bulma, sınırı geçme, yolda kalma, varamama hikayeleri var. Ama bu hikayelerde ben artık kesinlikle nefes almaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bu acı deneyimi, başından sonuna kadar izlemek için bize zaman zaman gülümsetmesi gerekiyor. Bu kadar kötümser bir sinema olmamalı artık. Bunun farklı örnekleri yavaş yavaş çıkmaya başladı, daha sıradan hayatı anlatan. Ama ne yazık ki Kürt sinemasında baskın anlatı hala daha kayıplar üzerine, arayış üzerine, insan hakları ve mağduriyet üzerine. Bu tabii ki anlaşılabilir ve anlaşılması da gereken bir şey; yaşananlarla, yakın tarihle ve aslında uzak tarihin de getirdiği travmalarla alakalı bu anlatılar. Ama sinema deneyimi olarak baktığın zaman bu deneyimin değişmesi gerekiyor. Bunun, anlatının içerisine nefes alınacak ve belki belirli yerlerde daha farklı bir tarafından da gösterebileceği hikaye aralıklarına da ihtiyacımız var.


  • Mesela ‘’Ben Uçtum Sen Kaldın’’ adlı belgeselinizde siz de bir yola çıkış hikayesi anlatıyorsunuz. Kendi kişisel hayatınızı belgelemek ve bunu kurgulayarak tüm dünyaya sunmak cesaret isteyen bir iş. Yola çıkışınızda değil ama, bu belgeseli yayınlamanızdaki motivasyonunuz neydi?


Az önce söylediklerimin paraleli olarak, bu, bir kadının babasının mezarını aramaya çıkışının hikayesi. Bu yolculuğa gidip babasıyla ilgili duygusal sorular sorup onu tanıma isteği başlı başına bir duygusal mesele. Bu yolculuk acıklı bir yolculuk değil. Bence bu yolculuğun kendisi bir başarı. Bu yolculuğu yapabilmek, onu aramaya çıkabilmek, suskunluğa karşı çıkabilmek ya da onu saklamak yerine, ben onun kızıyım diyebilmek. Onu kabul edebilmek. Yıllar boyunca verilen o kavga, o iç çatışma, dedenin onu kötülemesi, nenenin onu bir yandan kahramanlaştırması, ikisinin arasında normalleşme çabaları… Böyle ağır bir şeyin kendisini ifşa etmesi.


Film yapmanın kendisi bence bir güç olayı. Ve o gücü kendinde görebilmek, o gücü karşıdakine aktarabilmek… Ve aslında filmin içerisinde sevgi var. Birini sevmek çok pozitif bir şey. Örneğin, filmde sınırı geçerken birisi ölüyor olabilir ama onun sevdiği birinin kollarında ölmesi hala güzel bir şeydir. Hala insanı gülümseten bir şeydir. Hala insani bir duygudur. Mesela benim ninemin dizine uzanıyor olmam benim hala izlerken çok mutlu olduğum bir sahnedir. Onunla o yakınlıkta konuşabiliyor olmak… Çünkü bu insani ilişkiler, bu diyalog insanı güçlü kılan. Bunu çok az insanla yapabiliyoruz sonuçta.


Filmin içerisinde tabii ki zaman zaman duygusal olarak biraz daha yükseldiği zamanlar oluyor; özellikle halamla olan diyaloglar, belirli yerlerde benim babamı kendi babası gibi kabul eden benim yaşlarımda başka bir kadınla yaptığım konuşmalar… Ama aslında filmin kendisi, bu cesareti kendimde bulmuş olmam. Benim için pozitif bir yolculuk ki benim hayatımı değiştirdi. Hayatta kalmamı sağladı. Motivasyonum şuydu: bu filmi yapmak zorundaydım. Bunu hep düşündüm. Bu bir cesaret olayı değildi, başka seçeneğim yoktu. Böyle bir karanlıkta, sorularla, kızgınlıkla, babama olan kızgınlığımla, belirsizliklerle hayat hiç yolunda değildi. Çok ciddi bir içe kapanma ve çok ciddi bir sorgulama halindeydim. Bu film kesinlikle bir terapi, bir şifa etkisi yarattı. Ve benim film yapma motivasyonum hala bu. Filmin güçlendirdiğini düşünüyorum. Beni de, film yapan diğer bütün arkadaşları da. Herkesin farklı travmaları var. Kürtler de film yapıyor çünkü onlar da bunlarla yüzleşmeye, bu taraftan kendi cümlelerini kurmaya, yaşananları kendi perspektiflerinden anlatmaya ve belki de alternatif bir tarih yazımı ya da bakış getirmeye çalışıyorlar.


  • Sansür Kürt sinemacılar için çok yaygın bir engel yaşadığımız yerde. Siz filmlerinizi yaparken nasıl engellerle karşılaştınız? Mesela yaşantınızı belgelemeye karar verdiğiniz bir belgeseli çekerken, karşınıza çıkacak engellerin ve alacağınız risklerin farkında mıydınız? Ve tüm bunlara rağmen devam etmenizdeki motivasyonunuz neydi?


Konu bu mevzular olduğu zaman ne yazık ki çok kolay değil. Ekonomik olarak bir destek almanız lazım. Öyle bir imkân yok. Zaten destek veren çok az kurum var onların da belirli kuralları var. O kurallara dahil olmuyorsunuz. Bunların hepsini göze alıyorsunuz, hiç problem değil. Ama mesela benim film yapma deneyimimde, döndüğümde ya da belki de dönüşte -o zaman filmler kasetlere kaydediliyordu- o kasetleri belki de geçiremeyecektik. Belki de yolda bir arama yapılacak ve belki de bizim o kasetler yüzünden başımız çok ciddi belaya girecekti. Oysaki film yapıyorduk. Başka da hiçbir amacımız yoktu. Başka bir amaç ne olabilirdi bunun hakkında bile bir fikrimiz yoktu. Ama ne yazık ki yolculuk sonrasında görüntü yönetmeniyle gözaltına alındık. Bu gözaltı süreci bana Türkiye’de film yapamam, yaparsam nasıl bir film yaparım diye düşünmeye itti. Takip edilmek, dinlenmek, bende sürekli bir paranoya yaratacaktı ve yaratmaya başlamıştı. Tek yapmak istediğim geçinebilmek, film yapabilmek, kitap okuyabilmek ve aile kurabilmek… Aile kurabilmeyi çok istiyordum başından beri zaten. Kırılmış bir aile algısı vardı bende, hep bir hayal olarak aile kurmak istiyordum. Sansürün de etkisiyle Türkiye’de güvende hissetmemekten ötürü bir sene sonra birtakım olanaklar sayesinde İngiltere’ye yerleştim. Ama Türkiye’de kalsaydım nasıl filmler yapardım bilmiyorum. Gözaltına alınmak, yaptığı filmlerle ilgili sorgulanmak kesinlikle insanı çok derinden etkiliyor. Çok ilginç ve gerçekten absürt diyebileceğimiz sorgulamalarla karşı karşıya gelmek ve hayatının son iki üç yılının her adımının neredeyse takip edildiğini bilmek epey sarsıcı. Böyle bir farkındalık yaşadım. Türkiye’de belgesel sinemacı, özellikle aktivizme dayalı bir belgesel sinemacı olmak zaten çok zor ve kısıtlı. Ve her adımınızda sürekli engellerle karşılaşıyorsunuz. Bir de Kürt sinemacı olmak durumu daha da çetrefilli hale getiriyor.


  • Aynı zamanda bir Kürt sineması araştırmacısısınız, filmlerinizi Kürt sineması içinde nerede konumlandırırsınız?

Kürt sineması yaptığımı düşünüyorum. Belki Kürt belgesel sineması diye değerlendirebiliriz. Çünkü non-fiction belgesellerim var. Aynı zamanda kurmaca kısa filmlerim de var. Yaptığım bütün filmler Kürtçeydi. Kürt sinemasının ne olduğuna dair kitapta ve sonraki yazılarda hep bir soru işareti ve başlık açtık. Yapımcı mı Kürt olmalı, hikayede Kürt karakterleri mi olmalı, dili mi Kürtçe olmalı gibi… Benim kalbimden geçen şu ki, bütün ulus sinemaları bir yana, Kürtlerin sinema anlayışı o teorilere pek uymuyor. Bazen bir ulus sinemasında finansın nereden geldiği de yapım ülkesini belirleyebiliyor. Bir film Fransa’dan finansal destek alıyor ve Arapçaysa, Tunus’ta geçiyorsa o film hala Fransız filmi sayılabiliyor. Ama bizim örneğimizde Kürtçe çok az film olduğu için ve Kürtçe hala sesini duyurmakta sıkıntılar yaşayan bir dil olduğu için benim için kişisel olarak -bunun teorik bir altyapısı henüz yok- filmin Kürtçe olması çok önemli. Kürt karakteri anlatıyor olmak yetmiyor çünkü. Kürtçe’nin duyuluyor olması gerekiyor. Kürtçe’nin bir karakter aracılığıyla filmin içerisinde yer alması bir handikap yaratıyor ama aynı zamanda ona bir kimlik de veriyor bence. Kürt filmi kimliği. Son dönemde öne çıkan kısa filmler var çok güzel bir Kürtçe ile çekilen. Az önce örnek verdiğim Sar filmi de bunlardan birisi. Ama ne yazık ki bu filmler görünürlük kazanamıyor. Mükemmel diyebileceğim estetik ve teknik yapıya rağmen. Bu da beni biraz Türkiye’de acaba hala jüriler ya da festivaller yeterince özgür, bağımsız hareket edemiyorlar mı diye düşündürtüyor. Bu filmlerin biraz daha görünür olmalarını isterdim doğrusu.


  • Yakın zamanda Türkiye’de ikincisi düzenlenecek olan Kürt Filmleri Festivali hakkında ne düşünüyorsunuz, sizce Kürt sinemasının görünürlüğü geçtiğimiz yıllara göre nasıl değişti?


2014’ten 2019’a kadar olan zaman bence çok ciddi bir kayıp Kürt sineması için. Rojava’da yaşananların bunda büyük etkisi var. Çok az film yapıldı ve iyi filmler yapılmadı. Ya da yapılan filmler çok fazla çatışmayı anlatan, sinemasal kalitesinden ziyade içeriğiyle büyük sözler söylemeye çalışan filmler. Kürt sinemasının dünya seyircisine ulaşması için sinemasal olarak güçlü hikayeler anlatması lazım. Mesela bence teknik olarak şu an çok iyi bir yerdeler. Bütün filmler neredeyse. Görüntüsü, kurgusu çok iyi hepsinin. Ama içerik olarak hala biraz militan bir tarzı var bu sinemanın. Ben biraz artık bunun geride bırakılması gerektiğini düşünüyorum. Tabii ki herkes farklı düşünüyordur ama daha evrensel bir sinema yakalamak istiyorsak daha yalın ve sıradan insanların hikayeleriyle sinema yapmamız lazım. Biraz mizah katarak ve biraz daha dengeleyen, herkesin kendinden bir parça bulabileceği bir sinemanın artık şekillenmesi gerektiğini düşünüyorum. Ki bunun aslında temelleri atılıyordu 2000lerin başında. Hiner Saleem’in sineması böyle bir sinemaydı biraz kara mizah da içeren. Kazım Öz’ün filmleri… Aslında böyle pek çok iyi filmler çıktı. Ama dediğim gibi bu 2014-2019 yılları arasında ne yazık ki bir duraklama yaşandı. Çok fazla Yezidi soykırımına dayalı uzun metrajlar çıktı arka arkaya, konu olarak tekrar eden.


Artık biraz çeşitlenmesi gerekiyor Kürt sinemasının. Mesela daha çok kadın sinemacı görmek istiyorum. Kadın hikayeleri görmek istiyorum. Toplumumuzun da aynası gibi çok fazla erkek yönetmen, erkek yapımcı ve erkek oyuncu baskınlığı var. Daha fazla kadın yönetmen, daha topraktan, doğadan hikayeler görmek istiyorum. Ama bu potansiyel de var. Göreceğiz. Tabii ki anlatılması gereken, son derece gerçek, acıklı hikayelerimiz var. Ama bence artık biraz dengelemenin zamanı.


315 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör