• Deniz Üğütgen

JONNY GREENWOOD İLE MÜZİĞİN YENİDEN İNŞASI



Diana (Kristen Stewart), yemek masasında inci kolyesini çekip koparırken arkadaki müziğin de bize aynı gerginliği yaşatacak kadar hırslı bir şekilde yükseldiğini hissederiz. Sahnenin başında daha çok barok döneme ait gibi duran bir melodiye sahip olan Jonny Greenwood’un bu bestesi, gittikçe daha alternatif, daha rahatsız edici, daha düzensiz, tabiri caizse, daha caz bir tavır alır. Başta adeta bir cenaze marşını andıran bu beste hem senaryonun gidişatına hem sekanstaki duygu geçişlerine göre şekil alırken aslında sinemanın büyüsünün çok büyük bir kısmının seslere bağlı olduğunu bile düşündürüyor insana. Spencer’ın da en etkileyici özelliklerinden biri Jonny Greenwood’un caz tonalitelerini ve ritimlerini arşa çıkarıp böyle mükemmel bir soundtrack yaratmış olması olabilir.




21. yüzyılın en iyi müzik gruplarından biri olan Radiohead’in baş gitaristi, son zamanlarda da ödül sezonuna damga vurmasını beklediğimiz ama bu beklentimizin bir türlü gerçekleşmediği ve her ödül ‘alamayışında’ adeta yas tuttuğumuz inanılmaz yetenekli bir prodüktör/ müzisyen Jonny Greenwood. Herhangi bir işini dinlediğinizde, hangi film için çalışmış olursa olsun, tekrar tekrar o filmi izliyormuşsunuz hissi uyandıran besteler yapabilen, şu anki müzik sektöründeki tek insan olabilir kendisi. Müzik bilgisini bu kadar sinematik bir dille kullanabilen ve karşısındaki izleyiciye aktarabilen çok az müzisyen var. Phantom Thread’in bu kadar iyi bir dram filmi olmasında Paul Thomas Anderson’ın emeği kadar Jonny Greenwood’un da emeğinin olduğu gönül rahatlığıyla söylenebilir. Bu filmde, bu sefer barok bilgisinin dışına çıkıyor ve daha romantik temaya sahip besteler üretiyor. Genel olarak yaylı çalgıları ustalıkla notaya döktüğünü söylemek mümkün. Phantom Thread’in açılış sahnesini ele alalım. Bir şöminenin başında Alba’yı (Vicky Krieps) görürüz, hikayesini anlatmaya başlar. Sonra bir anda zamanda bir sıçramayla hikayenin en başına gideriz. Arkada “House of Woodcock” çalmaktadır, Reynolds Woodcock’un (Daniel Day Lewis) rutiniyle beraber gerçekten de Woodcock evinin uyanışını izleriz. Filmin oldukça romantize edilmiş bir havayla açılış yaptığını söylememiz çok mümkün; oturup da Spencer ya da The Master ile karşılaştırdığımızda gerçekten de aşk olgusunu Phantom Thread için bestelediği bütün parçalara işlediğini hissederiz. Phantom Thread bildiğimiz aşk öykülerinden biri de değil zaten, belki de bir aşk öyküsü demek bile yanlış olur. Bu tamamen sizin yorumunuza kalmış.




Jonny Greenwood’un müzik sektörünün bu kısmına girişi bir belgesel için bestelediği Bodysong’tan sonra Paul Thomas Anderson ile birlikte oluyor. There Will Be Blood filmiyle bir araya geliyor bu ikili ve ikisi de muhteşem bir iş ortaya koyuyor. Hem Anderson’ın hem Greenwood’un birlikte çalıştığı işlere baktığımızda aslında direk dikkat çeken ortak bir yönlerinin olduğunu söyleyebiliriz: İkisi de karakter bazlı işler yapıyorlar. Paul Thomas Anderson filmlerinde hikayenin gidişatını belirleyen, çok güçlü çerçevelendirilmiş ama bir o kadar da değişken olabilen karakter kurguları görürüz. Aynı şekilde Jonny Greenwood, karakterlere özel soundtrackler yapmayı da kendi imzası haline getirmiş bir müzisyen. The Master’da, There Will Be Blood’da, Phantom Thread’de karakterler üzerinden birçok bestesinin olduğunu görüyoruz; belki de bunun en güzel örneği Phantom Thread soundtracklerinde bulunan “Alma” olabilir. Film boyunca kullandığı temadan biraz daha farklı bir tema ve zaman gözlemliyoruz Alma’ da. Filmin en romantik bestesi olan Alma, Vicky Krieps’in canlandırdığı ve bizim hayranlıkla izlediğimiz karakter için adeta müzikal bir çerçeve çiziyor. Bestede eşlik sürekli enstrümandan enstrümana geçiyor, bu noktada yapılabilecek yorumlardan bir tanesi, aslında Alma karakterinin etrafındaki şeylerle, mesela hissettiği aşk, tutku ve kıskançlıkla değişebildiğine yönelik olurdu. Bu kadar Phantom Thread bahsetmemizin sebebi de Jonny Greenwood diskografisinde şu ana kadar başardığı en iyi iş olmasından kaynaklı. Aşağı yukarı tarzını çözüyorsunuz bu soundtrack’i dinlediğinizde.


https://www.youtube.com/watch?v=N8YH8W919gw 

Sinemanın her janrında film yapmıştır diyebileceğimiz Kubrick gibi, Greenwood da müziğin her janrında kendi kalitesini ortaya koymayı başarmış bir müzisyen. There Will Be Blood alternatif, rahatsız edici temalara sahip diyebileceğimiz ve yine Paul Thomas Anderson’ın yarattığı her karakterle birebir uyuşmuş bir film müziğine sahip. Phantom Thread aşk, tutku gibi kavramların ilmek ilmek işlediği daha romantik ve klasik bir havaya sahip. The Master ve Spencer’da ise gerçekten temel zaman belirteçlerini hiçe sayıp, tam olarak caz janrına sokamasak da diğer işlerine göre daha modernist eserler ortaya koyduğunu söylemek mümkün. Bestelediği, kayda aldığı ve prodüktörlüğünü yaptığı bu işlerin hepsinin ortak noktası kolay hatırlanabilir olması. Bir filmle alakalı birçok detayı hafızanıza film müzikleriyle kaydedebilirsiniz; eğer bestelenmiş melodiler gerçekten etkileyici ve amacına ulaşmış ise. Greenwood besteleri, özellikle 2021 yılında birçok filmle beraber öne çıkan eserler oldu ve bu şekilde amacına ulaşan, hafızada yer eden film müziklerine açıkçası bir süredir hasret kalmıştık.



Diskografisine göz attığımızda bu kadar çok çeşitlilik görmemizin sebebi aldığı müzik eğitiminin yanında Jonny Greenwood’un birçok enstrümanı çalabiliyor olmasıdır diyebiliriz. Gitar, viyola, çello, harp gibi yaylıların yanında piyano çalabiliyor ve onun o “alternatif” tarafını bir nevi dinlememize olanak sağlayan sythesizer’ı çok iyi bir şekilde kullanabiliyor.


Kendi solo kariyerine 2019 yılında kendi kayıt şirketi Octatonic’i de ekleyen Jonny Greenwood, hem müzik hem sinema sektörünün en üretken ve en iyi isimlerinden biri olmaya devam edecek gibi duruyor. Yeni işlerini heyecanla bekliyor olacağız.



5 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör