top of page
  • Zeynep Yaren Sarıgeçili

GİZLİ VAROLUŞLAR FIRTINASINDA DUVARIN ARDINI GÖRMEK

Küçükken üstümüzü hayallerimizle örteriz uyumadan önce, böylece hayatın soğuk gerçeklerine karşı geçici ama görkemli bir savunma hattı oluştururuz. Büyüdükçe toplumda, ailede aldığımız rollerin ve yaşam koşullarının omuzlarımıza yüklediği ve bir noktada çaresizce kabul ettiğimiz baskıların, ve olmak istediğimiz benliğe çektiğimiz devasa setlerin gölgesinden artık hayaller kapkaradır.



Kararmış hayaller ve etkin bir modern mahkumiyetin kesinlediği edilgen tutkular gelmekte olan bozgunun habercisidir. Olmak ve olmamak arasındaki tinsel uçurumun böldüğü benlik algısı insanı uzun bir ilerlememe, monotonluk sürecine iter. Ne zaman başladığı ve bitip bitmeyeceği kestirilemeyen bu süreçte bazı bazı gözleri açık uyur insan ve hayatını bu günlük olağanlıktan bir nebze olsun çıkaran olağandışı yollar hayal eder, rüzgarların kulağına mutsuzluğun uğultusunu getirmediği gizli bir varoluş yaratır kendine. Aynı Walter Mitty’nin Gizli Hayatı’nda olduğu gibi.


Filmin başında kamera Walter’ı izler, biz onu izleriz, kamera mekanik, sessiz ama acı bir çığlık atar, izleyen ancak kendisini gördüğünde bu çığlığı net bir şekilde duyabilir. Walter’ın varlığını konumlandırdığı mekanda kamera onu odağına almaz, kalabalıktaki önemsiz başka bir varoluştur sanki onunkisi. Yine ilk sahnelerin birinde mesajı göndermek ve göndermemek arasında kaldığı bir anda hedefinden uzaklaşırken görüntü flulaşır, hedefine yaklaşırken daha net görünür. Aynı durum eylemlerinde de geçerlidir. Hayatına uygulamak istediklerinin gerekli inisiyatifini almayınca benliği giderek flulaşır, yaşadığı dünyayı terk edip gerçekten var olduğunu hissettiği alemlere kaçar.



Olmak istediğinle olduğun arasındaki engeli teşkil eden nedir? Gerçeğin ne olduğuna ulaşamasak da en azından yalanın ne olduğunu bilmeliyiz. Yalanın yarattığı ruhsal kaos bedenin cehennemi olur, mevcut durumdan çıkmak için verilen insanüstü çabanın umumi dünyada sonuçlanmaması cehennem ateşini ekseriyetle daha da körükler ve Walter’da olduğu gibi cehenneminin yangın merdivenini gösterecek minik bir itkiden yoksun, ölüp gideriz. Bu itki bazı bazı aşk, bazı bazı bir kayıp, bazı bazı bir terk ediş, ediliştir.


Hayatı başkalarının koyduğu kurallara ve koşullara göre yaşarken, yaşamanın kendisini unutuyoruz. Kişinin sahip olduğu en iyi şey karşılığını ödediği şeydir, bu yüzden içinde doğumundan itibaren taşıdığı tükenmek bilmeyen yaşam istencine rağmen dış etkenlerin benliğinde yarattığı gelgitler tarafından şekillendirilen insanın kaybolmuş yılları, küçük bir itkiyle başlayacak ve insanı ulaşmak istediği mertebeye çıkaracak dönüşümün karşılığında ödenmiş haklı bir bedel değil midir?



Walter daha yolculuğunun en başında kırmızıyı seçerek tarafını belirlemiştir, mavinin getirdiği bilgisiz rahatlığı bastırmıştır içinde ve belirsizliğin getirdiği hoş olmayan ama yaşadığımızı en çok hissettiğimiz anlar silsilesini başlatan butona basmıştır.


Walter’ın çalıştığı derginin bir sloganı vardır: Dünyayı, zor gelen şeyleri görmek, duvarların arkasını görmek, yakınlaşmak, birbirini bulmak ve hissetmek. Budur hayatın amacı.


Olmak istediğimize giden yolda gidemeyişimizin bahanesi olarak hikayeleştirdiğimiz yalanların temelini bilinmezlik, olası kaybetme, suçlama ve korku hissiyatları oluşturur. Oysaki hepsi kendimize yarattığımız illüzyonlardan ibarettir. Korku aklın katilidir, tutkulara vurulmuş prangadır. Ama Camus’nun da dediği gibi endişe edecek bir şey yoktur hayatta. Varız ve var olma durumundan daha ileri gidemeyeceğiz. Bir insan için şimdiki zamanın farkına varmak, artık hiçbir şey beklememektir. Buna istinaden söyleyebiliriz ki umut, korku gibi şimdiden kopuk duygular yaşamın asıl celladıdır, en azılı günahlardır.



Bu hayatın daha iyi bir versiyonu elimize geçmeyecek, bir şeyleri beklerken tüketilen ömür geri gelmeyecek. Gemiler gidecek, beşer geri dönmeyecek ama kesin olan şu ki gök buralarda bizden daha uzun hüküm sürecek. Günler gecelere gömülecek, uslanmaz bizler umut etmeye ve korkmaya devam edeceğiz.

Sadece elimizde olmayan bir şeyi kıskanıp ona özlem duyar gibiyiz. Yaşarken yaşamaya özlem duymak için kısmen de olsa ölmüş olmak gerekir. Kendimizce ardından koştuğumuz daha en başından yitik olmaya yazgılı utkular peşinde bir ömür tüketirken içgüdüsel mutluluklara gebe zamanların bizde vuku bulması için gereken nedir? Tinsel, arınmış bir çıplaklık; çıplaklığın getirdiği zorunlu özgürlük, gözleri yumup kendini yavaşça kendine bırakış...


Ziyadesiyle korkulan o bırakış anını oluşturacak itki, kendi içimizde, hayat ağacımızda yaratım sürecinde, kökleri sadece ölümle sökülecek olan...


Filmde Life dergisinin son sayısı, onu yaratan kişilere ithaf edilmiştir, son sayı onlara aittir. Kendi hayatımız için de böyledir; kendimiz “yaratmadığımızda” hayat asla bize ait değildir.





The Secret Life of Walter Mitty filmine ve Camus’ya ithafen yazılmıştır.


129 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
bottom of page