• Melek Kurnazarslan

DÜNYANIN EN KÖTÜ İNSANI İNCELEMESİ

Güncelleme tarihi: 30 Nis



İskandinav soğukluğunu, melankolinin evrenselliğini ve varoluşsal sancıların her yaşın kimliği olduğunu bize öğreten yönetmen Joachim Trier’in son filmi, Cannes Film Festivali’nin ses getirenlerinden “Dünyanın En Kötü İnsanı”. Şayet “Reprise” ve “Oslo, August 31st” filmlerini izlemişseniz başrol Julie’nin, “Reprise” filmindeki Phillip ve “Oslo, August 31st” filmindeki Anders ile çok fazla ortak yönü olduğunu fark etmişsinizdir. Her üç karakterin de kendini toplum tarafından onaylanmamış yaşamlarda var etmesi, postmodern toplumda tutunamaması, seyircinin bu hayatlarda kendinden bir şeyler bulmasının temel sebebidir diyebiliriz . Anders’in ‘’Dostlukların zamanla nasıl bittiğini, insanların yabancılaşıp arkadaşlıkların birer isim olarak kaldığını öğretmediler’’ sözü için Julie’nin sıklıkla içinde boğulduğu düşüncelerden biri diyebiliriz.


Filmimiz bir prolog, on iki bölüm ve bir epilogdan oluşuyor. İnsanın evrensel boğuluşunu konu edinen bir Norveç filmi. Başrolümüz Julie, neredeyse her kararıyla bir şekilde hepimizin hayatına dokunuyor. Varlığını başkasının varlığıyla var ettiği her dakika için kendini yok ediyor. Rastgele bir spektrumda, sonsuza giden aralıkların boşluklarında hayatını dolduruyor. Öte yandan insanlardan nefret ediyor, bu nefretini de davetsiz katıldığı partilerde insanlarla dalga geçerek gösteriyor bize.



Julie’nin çifte kavrulmuş düşünceleri partideki çiğ fikirli, yaşamak nedir bilmeyen insanlara ağır geliyor ve başrolümüz onları rahatsız etmekten inanılmaz bir haz duyuyor. Çünkü hayatı boyunca bu çiğ fikirli insanların yargılarının ve dayatmalarının arka metninde dolaşan toylukları, her gün, her yere, herkese aceleleri ama kendilerine geç kalışları, acizliklerini göremeyecek kadar aptal olmaları, Julie’nin yaşamı boyunca kaçmayı çalıştığı bir gerçek. Öte yandan tıp fakültesini bırakıp psikoloji bölümüne geçmesi, daha sonra o bölümü de bırakması kolektifin ürünü bir kimliğe sahip olmaktansa kimliksiz olmayı tercih ettiğini kanıtlıyor bize. Dahası ise uzun yıllarını verdiği sevgilisinden dahi hiç düşünmeden ayrılabilmesi; kadın, toplumun kaygılarını kaygılarımız, korkularını korkularımız gibi pazarlamasına karşı devrimsel bir duruş sergiliyor. Arkadaşlık ve aile kavramları dahil her şeyiyle yapan olan bu topluma adeta savaş bayrağı çekiyor. ‘’Zaten inanmaya hazır olduğumuz bir hikayeyse var olmak, hiçlikte kalalım. Var olmak, dalından düşen bir yaprak gibi rastgele ve anlamsız ise hiç olalım.’’ Diyerek yaşamı boyunca hiçliğe sürgün ediyor karakterimiz kendini ve Aksel’i kaybettiği noktada belki de yeniden var oluyor.


Şayet siz de hayattan bunaldıysanız, yaşamın sıradanlığında boğuluyorsanız, hiçlikte kaybolmadan önce muhakkak bu başyapıtı izlemelisiniz.


520 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör