• Asya Küçükbasmacı

CLARA SOLA: HER KADININ GÖRMÜŞ OLDUĞU BİR RÜYA


41. İstanbul Film Festivali’nde izleyici karşısına çıkan 2021 yapımı Clara Sola ışıkların kapanmasıyla başlayan bir rüya gibiydi. Sanki her kadının çoktan gördüğü bir rüya gibi…


Bu inceleme de rüya tabirinden hallice olacak, zira mistisizmle harmanlanmış bir cinselliğini keşfetme hikayesi olarak tanımlanabilecek Clara Sola farklı yorumlamalara fazlasıyla açık; kişisel deneyim ve hislerin içine sızmasına, izleyicinin hikayasine ortak olmasına sıklıkla izin veren bir film. Buna rağmen, toplumun kadına nasıl bir hapishane olduğunu da çok somut bir şekilde aktarıyordu. Gardiyanları da, mahkumları da kadın olan bir hapishane üstelik.




Kosta Rika kırsalında ailesiyle beraber yaşayan Clara’yı tanıyoruz önce, fiziksel ve zihinsel bazı problemlerle mücadele eden ve dünyayı diğerlerinden çok daha farklı deneyimleyen bir kadın. İçinden taşan bir iyileştirme gücüyle dolu olmasına rağmen iyileşmesine izin verilmeyen, çektiği acıya ve bedenine hapsedilen biri aynı zamanda. Kendi kendine gerçekleştirmekten zevk aldığı mucizeleri ise zaman zaman annesi tarafından kasaba halkını evlerine toplayan iyileştirme ayinlerine alet edilmekte. Oysa Clara’nın dünyası tamamen kendi ekseninde dönüyor, dostluklarını da yalnızca kendi istediği için dahil ediyor hayatına.



Clara’nın kendi içinde dönen bu dünyası hayatına bir yabancının girmesiyle değişiyor. Bir yandan bu yabancıyı hayatında konumlandırma çabası bir yandan da ailenin ekonomik mücadelesinin ona olan yansımasıyla mücadele etmeye çalışıyor. Her iki değişim sürecinde de quinceanera partisi için hazırlanan on beş yaşındaki yeğeni büyük bir rol oynuyor. Clara’nın zaman zaman kendi çizgisinden uzaklaşıp hayatı yeğeniyle beraber keşfetmeye çalıştığını görüyoruz. Yeni tanıdığı bir duygu olan aşk ve atından ayrılmanın verdiği üzüntü bütün yoğunluğuyla ve gerçekliğiyle hissediliyor.



Ergenliğe giren bir çocuğun masumluğuyla aşkı ve cinselliği öğrenmek, yaşamak için uğraşan Clara’nın kendine dokunduğu an duyduğu “pis kız” azarlamaları ve parmaklarına sürülen biberler, şiddeti artan cezalar; kadının cinselliğinin engellenmesi ve kendi vücudunu keşfetmesine asla izin verilmeyişinin filmdeki çok güçlü yansımalarıydı. Bütün bu baskılamaya rağmen sinemada görebileceğiniz en güzel, en gerçek orgazm sahnesini de yine bu film çıkarıyor karşınıza. Kadının kendini kaybedip tekrar bulduğu, ait olduğu doğayla tam anlamıyla bütünleştiği gerçek anlamda bir zirve…



Film Clara’nın kurduğu dengeyi fazlasıyla hissettirecek şekilde Kosta Rika’nın büyüleyici doğasını sık sık gösteriyor bize. Kameranın odağında diğerlerinin önemsediklerine kıyasla Clara’nın ilgisini çeken şeyler daha çok yer alıyor. Mistik güçleri olan ve doğayla kendi ritmini bir arada götürebilen kadınların tarihteki, edebiyat ve sinemadaki şeytani yansımalarının yanında Clara çok daha iyi ve iyileştirici bir karaktere sahip. Yönetmen Nathalie Alvarez Mesen’in, kendi kültüründen beslenen ve kendi dünyasındaki kadınları sahip oldukları tüm hikayelerle tanıyan biri olduğu aşikar. Clara Sola, kadınları anlatan filmleri kadınları anlayan insanların yapması gerektiğinin defalarca altını çiziyor.

73 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör